27.05.2017

The Immigrant: Ewa’nın Hüzünlü Yolculuğu

Ewa Cybulski ve kardeşi Magda doğdukları ülke olan Polonya’yı terk ederek New York’un yolunu tutarlar. Ellis Adasına geldiklerinde Magda verem hastalığına yakalanır ve karantinaya alınır. Ewa yalnız ve kaybolmuş bir şekilde Bruno’nun ağına düşer. Gemide yaşadığı tatsız olaylar nedeniyle etraftakilerin “iffetini” sorgulaması da bu duruma tuz biber eker. Bruno kadın ticareti yapmaktadır. Ewa kız kardeşini kurtarmak için bütün fedakarlıklara hazırdır ve fahişelik yapmaya başlar. Bruno’nun kuzeni Orlando’nun gelişiyle birlikte, Ewa kendine güvenini geri kazanır fakat Bruno’nun kıskançlığı onları ölümcül bir deliliğe sürükler…

1920’lerde Amerika deyince ilk akla gelen içki yasağı ise, bu dönemin diğer hatırlattıkları Ellis Adası’nın göçmenleridir. The Immigrant, eski usul melodramların havasında ilerlerlerken, Marion Cotillard ve Joaquin Phoenix’in oynadığı karakterler arasındaki gerilimle ön plana çıkıyor. Yönetmen James Gray melodrama dönük bir hikâye anlatırken izleyeni çok bunaltacak duygusal sömürüye kaçmasa da, karakterler arasındaki ikilemler beklenen etkiyi veremiyor. Gray’in kadın karaktere odaklanması iyiye işaretken, Ewa’nın iç dünyasına tam olarak giremememiz, çoğu sahnede Ewa’nın kendini ifade edememiş baskı altındaki bir kadın olarak sıkışmışlığı beklenilenden daha durağan bir şekilde yansıyor filme. Bu durum, James Gray’in kadın karakterini tüm yaşadıklarına karşın en saf ve duru haliyle vermeye çalışmasının olumsuz bir tarafı olarak görülebilir. Masumiyetini yitirmeyen eski dünyalı ve her şeye rağmen ruhunu yitirmeyen seks işçisi klişesine Marion Cotillard sayesinde katlanıyoruz.

Eski Hollywood havası ve 1920’ler atmosferi filmde daha çok teatral bir tavırla yansıtılırken, film başarısını büyük ölçüde görüntü yönetimine borçlu. Sessiz filmleri andıran sahneler, pastel renkler, canlı vodvillerin perdeye aktarılışıyla Darius Khondji yine hayal kırıklığına uğratmıyor. Oyuncular konusunda ise, Joaquin Phoenix Cotillard’dan daha çok öne çıkıyor. Son zamanlarda bariz şekilde coşan Joaquin Phoenix’in aslında filmografisinin en iyi performanslarından birini sergilediğini söyleyebiliriz. Kolaylıkla tek boyutlu olarak yansıtılabilecek Bruno karakteri, gelgitli halleriyle filmin en modernist yanı olarak izleyeni filme çeken en önemli unsur haline geliyor bir süre sonra. Phoenix’ten sınırda gezinen karakterleri izlemeye alışık olsak da, kendisi izleyiciyi her seferinde şaşırtmayı başarıyor. Sihirbaz Orlando ise filmin belki de tek eğlenceli yanı ancak Jeremy Renner bu rolde Phoenix ve Cotillard’ın gerisinde kalıyor ister istemez. Filmin odağında Bruno-Ewa ilişkisinin olması Jeremy Renner cephesine bu şekilde yansıyor.

The Immigrant, ismine bakacak olursak göçmenleri konu alıyormuş gibi görünse de, Amerikan rüyasını bir yere kadar sorguluyor. James Gray’in amacı göçmenleri anlatan tarihsel bir film yapmaktan ziyade, masalsı ve karakter gerilimlerine dayanan bir melodram aktarmak. Bundan dolayı da, psikolojik olarak daha derinlikli bir film izleme beklentilerimiz, Gray’in klasik film havasının altında boğuluyor. Gray öyküden, karakterlerden, alt metinlerden çok izlenimcilikle ilgilendiği hissi veriyor. Klasik filmlerle dönem filmi havasındaki filmleri sevenler için de tam olarak tatmin edici olmasa da, cafcaflı koflukların ortasında yine de bir vaha The Immigrant.