01.01.2019

Incendies: Kayıp Geçmişin İzinde

Incendies (İçimdeki Yangın) Kanada Fransızı yönetmen Denis Villeneuve’ün 2010 yapımı başyapıtı. Yönetmenin adeta erken dönem ustalık eseri. Aynı yıl Incendies, yabancı dilde en iyi film dalında, Kanada adına Oscar adayı da oldu. Yönetmenin Enemy, Prisoners, Sicario, Arrival ve en son Blade Runner 2049’a uzanan filmografisinde Incendies’in itici güç olduğu aşikâr. Filmin senaryosu Lübnan asıllı, iç savaş dolayısıyla sekiz yaşında ülkesini terk etmek zorunda kalan ve ailesiyle Kanada’ya yerleşen yazar Wajdi Mouwad’ın aynı adlı tiyatro eserinden uyarlama.

Günümüz çağdaş yazarlarından Wajdi Mouwad’a ayrı bir parantez açmak gerekir. Oyunlarında genellikle savaş, göçmenler, kimlik meselesi gibi konularına kafa yoruyor ve derinlikli eserler ortaya çıkarıyor. İlgilisine belirtelim, Incendies; Yanık adıyla İzmir Devlet Tiyatrosu’nun repertuvarında, geçtiğimiz yıllarda da Ankara ve İstanbul’da da sahneye koyuldu. Ayrıca yazarın bir diğer oyunu “Kıyı” Moda Sahnesinde Kemal Aydoğan’ın çarpıcı rejisiyle sahneleniyor. Filmi beğenirseniz, yine aynı meseleler üzerine eğilen Kıyı oyununu tavsiye ederim.

Savaş Üzerine Modern Bir Ağıt

Incendies oldukça güçlü ve çarpıcı bir film. İlk sahnesinden itibaren izleyeni savaşın, umudun, arayışın ortasına bırakıyor ve dağılıp toparlanan kurgusuyla derinden sarsıyor. Savaş üzerine yapılmış modern bir ağıt izliyorsunuz. Anneleri Nawal Mervan öldükten sonra ikiz çocukları; Jeanne ve Simon’a öldüğünü sandıkları babaları ve var olduğunu bilmedikleri abilerini bulmalarını vasiyet ediyor. Kadın arkasında, vasiyet gerçekleşene kadar açılmamaları üzerine biri abilerine, biri babalarına yazılmış ve son olarak görev yerine getirilirse noter huzurunda okunması üzerine ikizlerine yazılmış üç mektup bırakıyor. Kanada’da yaşayan ve annelerinin geçmişinden haberleri olmayan ikizler için hikâye başlıyor böylece. Kanada’dan Lübnan’da olduğu tahmin edilen kurgu şehirlere, köylere uzanan, annelerinin kayıp geçmişini arayacakları, arayış derinleştikçe dağılan ve dağıldıkça da birleşen bir yolculuğa çıkıyorlar.

Nawal savaştan sonra çocuklarıyla Kanada’ya göç etmiş ve bir noterin yanında yıllarca hizmet vermiş. Filmde gördüğümüz ve ikizlere yardım eden noter Jean Lebel’in yanında. Jean hikâyede birleştirici bir güç olarak yer alıyor. Dağılan ikizlere yardım ederek onların bir koruyucusuna dönüşüyor. Simon başlangıçta vasiyeti kabul etmiyor, korkuyor gerçeklerle yüzleşmekten. Jeanne tek başına annesinin doğduğu topraklara doğru uzun yolculuğuna çıkıyor. Her ilerleme yeni bir kapı açıyor, geçmişin izleri belirginleşiyor ve genç kız tanıdığı sandığı annesinin hayatına dair çarpıcı gerçeklerle yüzleşmeye başlıyor.

Acılarla Dolu Bir Arayış ve Nostaljinin Gücü

Nawal Mervan’ın yaşadıklarını görmeye başlıyoruz, film iki farklı zamanla ilerliyor. İkizlerinin var olduğunu bilmedikleri abilerinin nasıl dünyaya geldiğini ve neden yetimhaneye verildiğini görüyoruz. Nawal daha sonra üniversiteye gidiyor, Müslümanlar ve Hristiyanlar arasındaki iç savaş sırasında dayısının gazetesinde görev alıyor fakat çocuğunu unutamıyor. Arayış süreci başlıyor böylece, bombalanan yetimhaneden casusluğa varan, yıllarının geçeceği hapishaneden Kanada’ya doğru uzanan hiç bitmeyen ve hiçbir zaman kabullenişe dönüşemeyen acılarla dolu bir arayış kadının yaşadıkları.

Kurgunun parçalı olması nostaljinin gücünü ortaya çıkarıyor. Jeanne annesinin doğduğu köyde, üniversitede, hapishanede gezip abisinin ve babasının izlerini ararken bir yandan da geçmişe dönerek orada olan yaşanmış olayları görüyoruz. Jeanne’nin annesi hakkında öğrendikleri perdede vücut buluyor böylece, yerinde yapılan kesmelerle bir geçmişe bir şimdiye giderek yaşanan acıların duygusunu hissedebiliyoruz. Şüphesiz yönetmen beceresini konuşturuyor burada. Klasik bir savaş filmi kurmak yerine, savaşı bireyin iç dünyasına yönlendirerek, geriye dönüşlerin yerinde kullanımıyla şimdiyle geçmişin arasına sıkışan nostaljiyi, kayıp zamanı çıkartmayı başarıyor perdeden. Hikâye ve senaryonun iyi olduğu zaten ortada ama film gücünü kurgusundaki bu başarıdan alıyor diyebilirim.

Jeanne gerçeklerle yüzleştikçe çaresiz kalıyor, yardımına Simon ve noter koşuyor. Birlikte aramaya başlıyorlar abilerini ve babalarını. Hikâye bizi abileri Nihat’ın varlığına, annelerinin hapishanede defalarca tecavüze eden işkencesi Ebu Tarık’a götürüyor. Kadının hapishanede hamile kaldığını da öğreniyoruz. Kapılar açılıp, ikizler annelerinin geçmişi ve kendi kaderleri arasındaki bağlantıları öğrendikçe onlarla beraber sarsılıyoruz. Nawal’ın Şarkı Söyleyen Kadın ismiyle Müslüman göçmenler arasında nam saldığını, Hristiyanların liderini öldürdüğü için hapishaneye düştüğünü (kendisi Hristiyan olsa da, yazar kurgu şehirler ve birbirine karışan dini olgular arasında savaşın evrensel boyutunu gözümüze çarpıyor) ve yıllar sonra serbest kalınca çocuklarıyla Kanada’ya göçtüğünü öğrenmiş oluyoruz.

İçimizdeki Bataklığın Hikâyesi

Simon’un; “Bir artı bir bir eder mi,” sözleri zihnimize kazınıyor. Filmin sürprizlerle sarmalanmasıyla belki ölene dek aklımızdan çıkmayan gerçeklerle yüzleşiyoruz. İkizlerin hikâyesi, bombalanan şehirlerin, öldürülen çocuklarının, tecavüz edilen kadınların arasında bizim, tüm insanlığın hikâyesine dönüşüyor. Ortadoğu’da yanı başımızda yaşanan, yaşandığını bildiğimiz fakat bize bir o kadar uzak bir hikâye bu. Gerçekliğini televizyondan gördüğümüz hiç bitmeyen bir savaş, aklımıza getirmeyi bile cesaret edemediğimiz şeylerin yaşandığı bir Ortadoğu bataklığı.

Wajdi Mouwad kaleminin gücüyle, yönetmen kamerasının maharetiyle bizi soluksuz bırakıyor, kendi acizliğimizden ve suskunluğumuzdan tiksiniyoruz. Utanması gerekenler acıları yaşayanlar değil bizleriz, kaybolan insanlığın içinde kıvranıyor, çırpınıyoruz. Peki ne yapabiliriz, dünya savaşsız bir yer olabilir mi? Bu büyük sorunlar tek başımıza altından kalkabileceğimiz şeyler değil elbette, ama yabancıyı, ötekini, ötekileştireni sevmeye ve anlamaya çalışarak belki utancımızı en aza indirgeyebiliriz. Kayıp hayatların hikâyelerini dinlemeyi öğrenebiliriz. Onları bilmeyenlere anlata anlata çıkarabiliriz belki hepimizi içine çeken nefretle örülü bataklıktan.

Incendies uzun yıllar örneğine zor rastlayacağımız bir başyapıt. Bize görmediğimiz, unuttuğumuz bizi anlatan, gerçekleri abartmadan, rahatsız ederek yüzümüze vuran modern bir klasik.