04.06.2016

Inherent Vice: Tuhaflıklar Komedyası

Paul Thomas Anderson’un Thomas Pinchon’un romanından uyarladığı filmi, baştan sona bir tuhaflıklar komedyası olarak okumak mümkün. Bu yüzden olaylar arasında sıkı bağlar aramak yerine bu tuhaflıklar dünyasına kendini bırakarak gevşek düğümlerine razı olarak seyretmek, biraz da filmin “kafasına” ayak uydurmak gerekir. Film, uzun sekanslar, iç içe geçmiş sahnelerle, 70li yılların neon renkleri, dumanlı kafaları, müthiş saykodelik müzikleri eşliğinde adeta güneşli bir Kaliforniya kasabasında, sahilde gezinen sandaletli ayakların gevşek ritmiyle, acelesi olmadan ilerler ve bizi tuhaf bir dünyanın içine sokar.

Larry Sporttello (Joaquin Phoenix), kafası çoğu zaman dumanlı, Kaliforniyalı bir dedektiftir. Bir gün, ne zamandır görmediği eski kız arkadaşı Shasta (Katherine Waterston) çıkagelir; sevgilisi, emlak kralı Mickey Wolfman’a (Eric Roberts) karısı ve aşığı tarafından bir tuzak kurulacağını, kaçırılacağını söyler, ondan bu olayı takip etmesini ister. 70li yılların Amerika’sında bir şeyler değişmektedir, birileri –Amerika örneğinde göçmenler- mahallelerinden edilir, onların boşalttıkları araziler otoritelerle arası iyi olan birilerine verilir ve sistem emlak krallarını, kendi yer altı dünyasını yaratır. Kayıp emlak kralı davası, Doc’un üstlendiği diğer iki tarafla birleşir. Bunlardan birisi öldü diye bilinen fakat aslında polis ajanı olarak istemediği bir görevi üstlenen Coy Harlington (Owen Wilson), diğeri de Wolfman’ın koruması olarak çalışan çete Aryan Kardeşliği’dir. Bunun yanı sıra gizemli avukat arkadaşı Sauncho Smilax (Benicio Del Toro) ve kendisini bir “Rönesans polisi” olarak tanımlayan, film boyunca elinden fallik çağrışımlar yapan yiyecek çubuklarını düşürmeyen Kocayak’la (Josh Brolin) yakın temastadır.

Filmde üst düzey oyunculuklar sergilenir. Owen Wilson’ın pek çok görevi (müzisyenlik, politik sözcülük, ajanlık ve hatta babalık) “tesadüfen” üstlenmiş şaşkın oğlan çocuğu halleri ve özellikle de “Rönesans polisi”yle Doc’un bir arada bulunduğu sahneler benzersizdir. Doc’un, sakallı, uzun favorili, sandaletli, gevşek haliyle Kocaayak’ın tıraşlı, takım elbiseli, ciddiyetinden ölecek halinin birbiriyle yarattığı tezatı ve ikisinin düellolarını izlemek son derece keyiflidir. Film bu sahnelerde zaman zaman Tarantino’ya da bir selam gönderir. Biz filmde, bu karakterlerin arasında Doc’la birlikte oradan oraya savruluruz. Olayları anlamak isteriz ama film boyunca hayat konusunda kararlı bir hafiflik gösteren Doc’un o dumanlı kafasında dolaşırken bunu yapmak pek de kolay olmaz. Belli ki kusurlu bir filmin içinde, kusurlu bir karakterin kafasının içindeyizdir.

Churchill’in bir lafı vardır: “Kapitalizmin gizli kusuru mutlulukların adaletsiz paylaşımı, sosyalizmin gizli kusuru ise dertlerin adil paylaşımıdır,” der. Gerçi bu filmde mutlu olarak adlandıracağımız bir karakter var mıdır bilinmez, önümüze çıkan bütün ilişkiler defolu; FBI’dan tedavi merkezlerine bütün kurumlar kusurludur. Kapitalizmin farklı şekilde posasını çıkardığı bir karakterler galerisi vardır karşımızda. Paul Thomas Andersen, bir açıdan trajik olan bütün bu manzarayı, başkarakteri Doc gibi ince bir hafiflikle ele almaya kararlıdır, bütün bu karakterlerin ve kurumların parodisiyle karşımıza çıkar; sadece onları değil adeta kendi filmini ve hatta seyirciyi de hafife alıyordur. Bu yüzden film, daha en baştan kendi kusurunun farkında, bunun sorumluluğunu üstlenmiş gibidir, kendi kusurunu daha baştan kabul etmiştir ve bu haliyle de kendine has bir çekiciliği olduğu inkâr edilemez.