06.04.2021

Inside Llewyn Davis: Zamandan Düşen Özne

“Başkaları zamana düşer; bense zamandan düştüm. Zamanın üzerinde yükselen ebediyetin yerini, onun aşağısında kalan öteki ebediyet alır; o kısır mıntıkada artık ancak tek bir arzu duyulur: Tekrar zamanla bütünleşmek, her ne pahasına olursa olsun ona yükselmek, yerleşilen bir yuva yanılsaması için ondan bir parseli sahiplenmek. Ama zaman kapalıdır, ama zaman erişilmezdir. Bu negatif ebediyet de zamana nüfuz etmenin imkansızlığından ibarettir zaten.”[i]

Hissedilen Zaman

Zamanı ne zaman hissederiz? Hangi durumlarda zamanın geçişinin farkına varırız? Biz zamana dair belirgin bir değerlendirmede bulunamadan zaman akıp gidebilir. Zaman algısı, zamanın çok hızlı ya da çok yavaş geçtiğini söyleyen birey hakkında bir şeyler ifade eder. Keyfimiz yerinde olduğunda zaman hızlı geçerken sıkıldığımızda yahut bir başkasının gelmesini özlemle beklediğimizde zaman yavaş geçer. Buna “zamanın atomlaşması”[ii] sebep olur. Böyle durumlarda zamanın muğlaklığı söz konusu olur. Bu muğlaklık bize kişinin bilinciyle ilgili de bir şeyler söyler. Kişinin bir varlık olarak kendisinin bilincinde olması ise “zaman” deneyimine bağlıdır.

Bir süreç olarak özfarkındalık, zamansal ve fiziksel buradalığın ortaya çıkmasıyla oluşur. Benliğin bir “şey”den ziyade bir süreç olduğunu söyleyebiliriz. Yani “ben” somut bir varlık değil birtakım süreçlerin sonucudur aslında. Özfarkındalık da bu süreçleri bilmekten geçer. Kendimizi bu şekilde tanır ve bu şekilde ifade ederiz. Inside Llewyn Davis‘de, bu süreçlerden kısmen bihaber olan, hayatın sillesini yemiş, kalacak yeri olmayan, “geleceği” düşün(e)meyen, sözde hiçbir yere varmak istemeyip sürekli boka batan, zamandan düşen, yetenekli olmasına rağmen “kazanamayan” bir müzisyenin hikâyesinden bir kesit izliyoruz.

Llewyn Davis, ortağını yakın zamanda kaybetmiş olan bir müzisyendir. Hayatta müziğiyle varolmaya çalışmaktadır ama hayat ona bir türlü gülmemektedir. Aksilikler hep onu bulur. O aksiliklerle mücadele ettikçe yeni sorunlar onun peşini bir türlü bırakmaz. Filmde de bu sorunlarla mücadele eden Davis’in bir nevi trajedisini seyrediyoruz.

Bazen bazı filmler için şunu gözlemleriz; un var, yağ var, şeker var ama bir türlü helva olmuyor. Bu film işte bu kategoriye asla girmeyen, ekstra malzemeleriyle birlikte titizlikle hazırlanmış tam da ustasının elinden çıkan çok özel bir helva görünümündedir. Bu helvayla birlikte Coen Biraderler bir kez daha kendilerine hayran bırakıyorlar. Inside Llewyn Davis, bizlere tam anlamıyla işitsel bir şölen sunuyor. Filmin bağlamından bağımsız düşünemeyeceğimiz müzikler bizleri alıp başka bir dünyaya götürüyor ve bu dünyadan hiç de kopmak istemiyoruz.

Film ilerleme/düşüş bağlamı üzerine kurulu. “Sen hiçbir yere varmak istemiyorsun, bu yüzden aynı boka batıp duruyorsun. Çünkü bunu isteyen sensin.” Llewyn Davis‘e yöneltilen bu sözler bizi düşünmeye sevk ediyor. Gerçekten insan yerinde saymak, aynı şeyin etrafında dönmek ister mi? Ne kadar boka batarsa batsın her şeye rağmen Llewyn Davis ilerlemek isteyen bir konumlanışta aslında. Filmin içinde yaptığı yolculuk da bunun için. Ama Davis ne kadar ilerlemek isterse o kadar sert düşüyor.

Özne-nesne problemi

Davis’in hayatı için gerçekten bu hayatın öznesi kim diye de düşünmeden edemiyoruz. İnsan kendi hayatının öznesi dahi olamaz mı yoksa? Algılarımız bize ne söyler? Algı, algılayan kişiyi zorunlu olarak kuşatır. Kendim hakkımda “hisseder” ve düşünürüm. Ama şayet ben kendi ilgimin nesnesiysem, özne kim? sorusu akıllara gelebilir. Bu soru temelinde bir yanılsamayı da içerir. Benim ben(im) üzerine düşünmem beni nesne yapmaz. Hala özne kimliğimi korurum hatta olsa olsa konu olabilirim ama “nesne” olamam. Çünkü fiili nesne başlat(a)maz, özne başlatabilir. Fiil ille de nesneleştirmeyi ifade etmez. Davis’in özne sorunsalı da bu şekilde çözüme bağlanır.

Bu sorunsal Katip Bartleby’deki özne-nesne problemiyle paralellik gösteriyor gibi düşündürse de aslında tamamen farklıdır. Bartleby özne güdüsüne sahip olmak istemeyen bir nesne konumlanışındayken Llewyn Davis için bunu söyleyemeyiz. Bartleby “nesne” olmayı reddediyor ama “özne” de olmak istemiyor. Bir sıkışıklık içinde. Bu anlamsız sıkışıklık onun hayatına mal oluyor. Bartleby’nin mutlak reddiyeci anlayışla sunduğu “sivil itaatsizlik” örneği, göster(me)diği pasif direnişle birleşince işin içinden çıkılmayan bir durum ortaya çıkıyor. Varlığını olumlayabilmek için kendine tavır alan hatta kendini reddeten bir temsiliyeti söz konusu. Davis ise var olmak istiyor. Davis’i düştüğü zamandan tekrar yukarıya çıkmak isteyen bir “özne” konumlanışında görüyoruz. Davis bir şeyleri değiştirmenin peşinde koşuyor. Ama ne yaparsa yapsın başa dönmek durumunda kalıyor.

Bu başa dönüş hikâyesiyle birlikte Coen’ler sıradan bir insanın hikâyesini işliyor. Filmlerde genellikle “büyük” başarıları yahut “büyük” trajedileri izleriz. “Küçük” trajedilere yer yoktur, çünkü onlar anlatılmaya bile değmeyecek şeydir ama hayatın gerçeğidir. Bu gerçeği –gerçeği bir nevi metaforik olarak karşılayan şarkıyı- hem başta hem de sonda dinledik. Başta pozitif bir duygu hissederken, sonda o pozitiflikten eser kalmıyordu. İşte bu başlangıç ile son arasına da “hayat” diyoruz.

Hayat bir döngüden mi ibarettir? Bu döngünün içinde hiç mi yeni bir şeyler öğrenemeyiz? Aynı şeyler aynı ritimde bizimle beraber çalmaya devam mı eder yoksa? O kısacık döngüde ise Llewyn Davis, sadece kendi gibi dönüp dolaşıp başa dönen Ulysess’in dışarı çıkmasına izin vermemeyi öğrendi. Bazen neyi anlattığından çok nasıl anlattığın daha önemlidir. “Inside Llewyn Davis”, Coen’lerin imzasını taşıyan oldukça dokulu ve etkileyici bir film.

[i] E. M. Cioran, Zamana Düşüş, Çev: Haldun Bayrı, metis yay, 2020, s.136.
[ii] Byung Chul Han “zamanın atomlaşması” ifadesiyle zamansal bir gerilimden söz eder. Bu gerilimde zamanın bütün noktalarının aynı olduğunu söylerken ben bu kavramı biraz daha farklı yorumlayıp zamanın parçalara ayrılması şeklinde algılıyorum. Bu ayrılma zamanın farklı algılanmasına yol açmaktadır. Bu şekilde bazen zaman hızlı geçerken bazen yavaş geçmektedir. Tırnak içerisine aldığım bu ifade Byung Chul Han’ın kullanmış olduğu bir ifade olup bunun üzerine daha derin düşünmek isteyenler için bkz: Byung Chul Han, Zamanın Kokusu, Çev: Şeyda Öztürk, Metis yay, 2019.