26.04.2021

İşe Yarar Bir Şey: Güzelin Edebiyatı ve Onaylanma Arzusu

Eren İŞLER

İşe Yarar Bir Şey filminde hemşire ile yazar arasındaki diyaloglar, edebiyatçının beslenmesi gereken kaynaklar neler olmalı sorusunu ön plana çıkarıyor. Filmde olumlanan yazarın bakış açısı, ana akım edebiyatın ne türde şekillendiğini göstermekte. Biraz açmak gerekirse, “Edebiyat güzelliklerden mi beslenmelidir?” sorusu ön plana çıkıyor. Yaşanılan güzelliklerden beslenen edebiyatçı aynı zamanda iyi bir gözlemci olabilir mi? Yoksa gözlem, yaşanılmış veya yaşanılmamış olana duyulan yabancılık üzerinden mi olmalıdır?

Güzel betimlemelerin kıskacında kalan edebiyatın günümüzde popüler hale gelmesi, alt sınıflar faşizmle boğuşurken, üst-orta sınıfların güvence yitirme kaygısıyla umut propagandası yapması durumunu özetliyor. Alt sınıflara oranla sistemden daha az etki görülmesi ise orta-üst sınıfların umut propagandasının sahiciliğini ve içtenliğini sorgulamakta. Toplum gözünde işe yarar bir şey yapmak için avukatlık yapıp, arta kalan zamanında şiirlerine devam etmekte olan yazar ile hemşirelik yapmak zorunda kalıp seçeneksizlik içindeyken ileride yapmak istediğin şeyi hayal edebilmek, farklı imkanların içinde olmaya işaret etmektedir. Birisi için hayal kurabilmek lüks iken diğeri için önem verilmesi gereken bir olgudur. Tren garına yalnız gidebilmek ve ailesinin gözetiminde gitmek ise iki kadın arasındaki özgürlük olanaklılığına güzel bir gönderme olarak beliriyor filmde.

Gözlem yabancıya aittir

Film maalesef hayatta yaşamsal boyutta bir derdi, kaygısı ve geleceksizliği olmayanların statü ve saygınlık kazanmak için şair veya edebiyatçı olma çabasını işliyor. Edebiyat olumlu bir tür olsaydı felsefeyle değil bilimle bağlantılı olurdu diye düşünmekteyim. Filmin alt metninde yatan kısım ise bana masumane bir şekilde işlenmiş gibi gözükmemekte. Şair bir kadının narsistik temelinin, iğdiş edilmiş bir erkek tarafından doyurulmasıyla ilgili bir kurgu olarak görüyorum. İğdiş edilmişliği filmde boyundan aşağısı felç olmuş erkek imajı üzerinden okuyabiliriz. Bu imajın tetiklenmesini felçli kişinin yazarı tanıması devamında yazarın kitap ve şiirleri üzerine konuşulması olarak görüyoruz. Filmin ilerleyişinde ise durumdan keyif alan yazar ve hoşnut olmayan hemşire arasındaki diyaloglar, filmin ana temelini oluşturuyor. Edebiyat ve hayal kurma üzerine olan diyaloglara gelince asıl derinlik bu kısımlarda yer ediniyor. Geçmişi, hayal kırıklıkları, olanaksızlıklar ve çözümsüzlüklerle dolu insanlar için hayal, gerçek dışı, çoğunlukla lüks olan bir şeydir.

Hayal kurmak devamında hayal kırıklıklarıyla boğuşmayı getireceğinden lüzumsuz olarak görülebilir. Şair içinse hayal kurmak, yanı başındaki çevre ve doğanın güzellikleri, sadeliklerdeki o küçük güzel ayrıntıları içerebilir. Yaşamın farkında olmak gerçekten de böyle midir? Sanmıyorum. Hayatın güzelliklerinin farkında olan kişi onun içinde olan ve yaşayıp hissedebilendir. Kaleme döküp kanıtlama çabası içine girme eğilimi ise gösteriş ve beğenilme arzusuyla bağlantılıdır. İnsan hayatın akışının içinde yaşayıp hissedebiliyorken aynı zamanda olan bitene gözlemci olamadığından olsa gerek, hayatın akışına kendimizi kaptırdıktan sonra gözlemci konumda olduğumuzu belirtmek biraz garip gözükebilir. Yazarın konumu yaşam ile ölüm arasında bir yerde belirsiz ve muallak haldeyse, yazar dahil olmak isteyip olamıyorsa ancak gözlemci konuma ulaşabilir. Bu ruh halindeyken hemşirenin ona verdiği cevapları anlaması çok daha kolaylaşır.

Süslü edebiyata fırlatılan anlam okları

Filmde gördüğümüz ana derinlik avukat olup kendini şair olarak tanıtan kişi ile olaya ve konuya yabancılaşmış, şaire anlam veremeyen hemşirenin şairle olan rahatsız edici diyaloglarıdır. Ötenazi sürecini geciktiren şaire hemşirenin yönelttiği “Buldun yazacak ekmeğini, iyisin tabii” tarzındaki çıkışı ve hemşirenin ölümle ile ilgili söyledikleri. Şairin hemşireye yönelttiği, gelecek planları hakkındaki sorular, devamında hemşirenin fazla düşünmediğini gösteren tavırları, bu tavırları üzerinden gelişen ilerisi için şairin çabalamasını irdeleyen diyaloglarına karşı hemşirenin tutumu filmdeki en önemli kısımları oluşturmakta.

Şairin aldığı soğuk cevaplar, bizi aslolan gerçekliğe itmekte ısrarcıyken toz pembe kurgunun içini ustaca boşaltıyor. Hayal etmeyi, geleceği tasarlamayı ancak günü kurtardıktan sonra yapabileceğimizi yüzümüze soğuk bir şekilde vuran hemşire, “insanlar yaşamak için uğraşıyor” diyerek kurulmaya çalışılan bayat güzelliğin içini boşaltıp yazarı sorgulamaya itiyor. Tasvir edilen yaşamın güzellikleri ve yaklaşılan ölümün ne olduğu hakkında bir o kadar nesnel ve soğuk bir o kadar rahatsız edici olan hemşirenin çıkışı, hoş betimlemelerle bezenmiş süslü edebiyata karşı anlam okları fırlatıyor. Bu anlam okları her ne kadar her isabette rahatsız edip can yaksa bile sorgulama yolunda bir sürecin önünü açmaya çalışıyor.

Hemşire edebiyat üzerine ahkam kesmek veya konuşmaktan öte şairin edebiyatının sahih mi yoksa gayrisahih mi olduğunu sorgulamakta aslında. Şaire bu eksenden bakarsak daha rahat kavrayabiliriz filmi. Herkesin gözünde işe yarar biri olmak için veya onay görebilmek için avukat olmak, aynı zamanda herkesleşme süreci içinde bir davetiye açar kişiye. Sonrasında ise herkes gibi olmadığını, özgünlüğünü kanıtlama çabasıyla süslü hikayelerle devam eder kimileri. Edebiyatta bahsettiğim kimilerinin hikâyelerinden fazlaca vardır.