04.06.2017

İstanbul Film Festivali Günlükler – 6

Toz Bezi

Toz Bezi, iki kadın karakterin omuzlarında yükselen mükemmel bir film olmuş. Temeline sınıf meselesini, kadın sorununu alan film, amacı doğrultusunda çıktığı yolda asla tökezlemeden hedefi tam da on ikiden vuruyor. Kocası onu terk ettiği için kurtlar sofrasında küçük kızı ile var olmaya çalışan Nesrin ve çalıştığı mahallede bir ev almayı hayal eden Hatun… İkisi de temizlik işlerine gider, birlikte muhabbet eder, birbirlerine can yoldaşı olurlar. Bu iki kadına hayat veren Nazan Kesal ve Asiye Dinçsoy adeta perdede devleşiyorlar. İncelikle ilmik ilmik işlenmiş senaryosu, kusursuz kurgusu, başarılı yönetimi ile Toz Bezi, bu yılın tartışmasız en iyilerinden. Festivalin yarışma bölümünün filmi olan Toz Bezi’nin ödülü de kucaklayacağından açıkçası hiç kuşkum yok.

Tuba BÜDÜŞ

Miles Ahead

Miles Davis’in müziğe ara verdiği beş yıl, geri dönüş öyküsü ve müziğe başladığı ilk yılları paralel kurguyla veren Miles Ahead, ilk yönetmenliğini yapan Don Cheadle için çok iyi bir başlangıç olmuş. İzleyenlerin (ve izleyecek olanların) özellikle geçmiş ve şimdiki zamanın çok iç içe girdiği sekansa hayran olacaklarına eminim. Filmin ilk dakikalarında “yönetmen bu öyküyü nasıl anlatacak, nasıl bir film çatısı kuracak?” sorusu akla gelse de filmin dinamizmine kendinizi kaptırıp bir çırpıda hem müziğe hem de biçime doymanız olası.

Seçil TOPRAK

Davis’in karisi ile yaşadıkları ve müziği bıraktığı bes yıllık sürece dönüşümlü olarak odaklanıyor. Don Cheadle, Davis’i gayet başarı ile canlandırırken yönetmenlik konusunda da umut vaat ediyor. Filmin en iyi yanlarından biri de kurgusu. Özellikle geçişler çok yerinde.

Onur KIRŞAVOĞLU

Harika bir kurguyla sıkı bir biyografik film olmuş. Miles Davis hayranlarının kesinlikle izlemesi gereken bir işe dönüşmüş. Don Cheadle oyunculuğuyla 2015 listelerine girmemesi tuhaf olmuş. Çünkü sürüyle performanstan daha çarpıcı bir oyunculuk sergilemiş. Paralel ilerleyen kurgunun, geçişleri ve zamanlamaları yerinde olduğundan izlemenizi tavsiye ederim.

Haktan Kaan İÇEL

Alengirli bir kurgu, değişik bir yaklaşım, hem nüktedan hem aksiyon barındıran bir senaryo. Ve elbette Don Cheadle’ın oyunculuğu. Yine de bu filme biyografi demek zor. Sanatçının parlak devrinden sonraki zamanı işleyen film, ünlü olduktan sonraki döneme ve sadece eşi ile olan ilişkisine odaklanıyor. Ve açıkçası, bir müzisyeni tanıtmanın sadece kadınlar ile olan ilişkisine hakim olmak olmadığını düşünüyorum. Miles Ahead iyi bir film fakat beni Miles Davis’e doyurmadı.

İnci Tulpar

Doğuştan Kederli

Efsane Trompetçi Chet Baker’ın hayatını ve müziğini izlediğimiz film, Ethan Hawke’ın nefis oyunculuğu ve müzikleri ile göz dolduruyor. Kurgusu film içinde film olarak başlayan film, daha ilk anlardan seyirciyi içine alıyor. Siyahi müzisyenlerin Jazz ve Blues dünyasında bir beyaz adam olmanın ve müzik dünyasının uyuşturucu problemini odağına alan film, müzisyenin aile, kariyer ve kadınlar ile olan ilişkisilerine de odaklanıyor. Bence filmin tek kusuru, iddiasız olması. Bir şekilde, normal olmayan yaşamları normalleştirme sürecini izlediğimiz filmin sürprizi ise, Chet Baker ile Miles Davis ilişkisini de yansıtması…

İnci Tulpar

Son Kuşlar

Son Kuşlar iyi niyetlerle yola çıkan ama ortaya film bile çıkaramayan bir yapım. Doğanın dengesinin bozulmaması gerektiğini, hayvanlara ve doğaya karşı korumacı ve kucaklayıcı davranılması gerektiğini anlatmak gibi bir amaç taşıyor. Fakat bu kadar önemli bir konu için bırak başarılı bir senaryoyu neredeyse bir senaryo bile yazılamamış. Yazıldığı sanılan senaryonun ise neresinden tutsan elinde kalıyor. Filmin en önemli handikaplarından biri ise Şamanizm ile İslamiyeti aynı potada eritmeye çalışması sanırım. Kötü oyunculuklar, karikatürize edilmiş karakterler gibi eksileriyle bitmek bilmeyen bir film Son Kuşlar. Bir filmden çok kamu spotu niteliğindeki Son Kuşlar’ın tek artısı görüntü yönetimi diyebiliriz sanırım.

Tuba BÜDÜŞ

Bir Nefes

Bu yıl festivalde kadın hikâyeleri izledik epeyce. Bir Nefes de biri Yunan diğeri Alman iki kadına odaklanıyor. Yaşayış, hayata bakış gibi yönlerden birbirinden epey uzağa düşen -Avrupa olsa da- iki kadından Elena’nın çıkış arayışı ile Alman Tessa’nın bulduğu çıkışlarda boğuluşunu izlediğimiz Bir Nefes, dramatize yönü kuvvetli bir film. Yunanistan’ın ekonomik sıkıntılarının altını çizen karakter seçimi ile Almanya’nın kendinden olan ama kendi gibi olmayan bir ülkeyle karşılaşmasının da alegorisi aslında film.

Seçil TOPRAK

Değişkenleri olan yargılama üzerine çarpıcı bir hikayeyi anlatan yapım, göçmenlere karşı hoşgörüsüz bakış açısını da yansıtıyor. Filmin finalinin ertesinde, adalet ve ahlak kavramları öne çıkarak seyircinin karakterler hakkında düşünmesi istenmiş. Bu seneki festivalin iyilerinden biri olarak akılda kalacaktır. Başka bir bakış açısıyla bakarsak, hani çok düz gibi görünen filmler vardır. Ancak bir hareketiyle tüm dengeleri değiştirir. İşte Bir Nefes öyle bir iş olmuş.

Haktan Kaan İÇEL

Koyun Katili

Koyun Katili, siyahı Amerikalıların yaşadığı mahallede geçen bir durum filmi. Filmlerde bir hikâye anlatılmasını, bekleyen sinema seyircisine hitap etmeyeceği kesin. Lakin yönetmen Charles Burnett’in yer yer sokaklara yer yer de evlerin içine konumlandırdığı kamerası ile siyahilerin günlük hayatlarına kenardan bir gözlemci oluyoruz. Büyük meselelerin yaşanmadığı geçim sıkıntısı, çeteler, aile içi problemler, çocuklar arasındaki mahalle kültürü vs gibi sıradan meselelerin sakin ve metanetle karşılandığı bir film Koyun Katili. Birçok karakteri bünyesinde barındıran film, mezbaha çalışanı Stan’in daha çok takipçisi oluyor. Filmin ismini de aldığı gibi Stan bir koyun katili. Özellikle müzikseverleri hele de Afro-Amerikan müzik türüne hayran olanların asla ıskalamaması gerekiyor Koyun Katili’ni. Zira, film Afro- Amerikan parçalarıyla bezeli bir konserdeymiş havasında seyrediliyor.

Tuba BÜDÜŞ

Siyah Karga

Kusursuz görüntü yönetimi ve akıcı kurgusuyla teknik anlamda gönülleri fetheden film, başrol oyuncusu Şebnem Hassanisoughi’nin sessiz ama derinden harika performansıyla şahlanıyor. Diğer oyuncuların da doğal performansları eklendiğinde, bazı arada uzatılan kısımları saymazsak son derece sürükleyici bir filme dönüşmüş. Belli ki bu yılın en iyi Türk filmleri listelerinde adını duymamız muhtemeldir. Filmin en büyük hatası ise filmin festival kitapçıklarındaki konusunu birebir karşılamaması olduğu söylenebilir. Yönetmene sorulan soruyu, ben sadece zeki izleyiciye film yapıyorum getirmesi ama bunu direkt olarak söyleyememesi de düşündürücü bir nokta denilebilir. Halbuki bu açıklamalar yerine filmin direkt konusu yazılsa eksi bir yön katılmazdı.

Haktan Kaan İÇEL

I’m Belfast

Belfast şehrini her açıdan ele alIyor. Bunu da hayati Belfast’ta gecen bir kadın üzerinden sehrin tercümanlığını yaptırarak yapıyor. Son derece hüzünlü olan belgeselin dramatik açıdan önemi büyük. Tarihi ve siyasi olarak da söylemler barındıran yapım IRA meselesini de es geçmiyor.

Onur KIRŞAVOĞLU

Günaydın Hüzün

Otto Preminger’in hınzır oyunlar yaptığı etkileyici filmlerinden biri de kuşkusuz Günaydın Hüzün. Kahramanımızın iç ses olarak hem de tam da kameraya yani biz seyircilere bakarak anlattığı hikâye ile başlıyor film aslen. Flashback ile bir süre sonra geçmişi yaşamaya başlıyor ama önce bir afallıyoruz. Zira Preminger, siyah beyaz görüntüden renkli görüntüye geçirmiştir filmi. Böylece zaman ve mekân kavramını tamamen ters yüz eden yönetmenimiz genelde filmini geçmişte sürdürüyor. Geçmişte izlediğimiz sahneler, capcanlı renklerin olduğu, karakterlerin hiç susmadan konuşup, kahkaha attığı, sahnelerin hızlıca aktığı bir hayat güzeldir havasında ilerliyor. Öyle ki bir ara diyaloglar da mutluluk havası da seyirciyi oldukça yoruyor. Filmin en büyük artısı ise Preminger’in keşfettiği Jean Seberg’in muhteşem oyunculuğu oluyor.

Tuba BÜDÜŞ

Eva’ya Huzur Yok

Denis Lavant sayesinde ayakta duran yapım, politik gerçekçiliğini belli karakterlerin üzerine yığarak Eva Peron’un cesedi üzerinden Arjantin’in geçmişiyle hesaplaşmasını vurgulamaya çalışıyor. Kısaca özetlersek tiyatro oyunu görselliği ile tam bir art house film olmuş. Filmin pazarlama tekniklerinde bolca Bernal’i kullanması ise tam bir reklam çalışmasıymış. Çünkü Gael Garcia Bernal, filmin açılışında ve kapanışında çıkıyor sadece diyebiliriz.

Haktan Kaan İÇEL

Film, Arjantin’in ruhani liderinin ölümü ve cesedi üzerinden ilerleyen siyasî olayları anlatıyor. Yönetmen durduğu tarafı hiç saklamazken, Eva’nin gercek görüntüleri ve halka seslenişleri ile de nostaljiyi ateşliyor. Minimal yapıdaki filmin en büyük kozu ise kısa süresine rağmen gayet iyi performans sergileyen Denis Levant. Tek zayıf nokta ise bazı karakterlerin oluşumu ve inandırıcılığındaki zaafiyetler.

Onur KIRŞAVOĞLU

Fısıldayan Yıldız

Bu yılki festivalin arızalı film boşluğunu dolduran yapım, mayınlı bölgeye yakışır şekilde izlenmesi zor bir işe dönüşüyor. Bunun başlıca faktörlerinden biri, dar alana sıkışan mizansenlerinin, seyirciyi yormak adına şekillenmesi denilebilir. Belli ki yönetmen Sion, önceki filmiyle gürültüyü deneyimledikten sonra, şimdi de sessizliğin gücünü denedi. Monotonluğu kelime anlamıyla birebir sinemaya uyarlayan yönetmenin, böyle bir çabaya girmesinin anlamsızlığını kelimelere sığdıramıyorum. Genel hatlarıyla baktığımızda ses tasarımı ve görsel tercihleri arızalı bir beynin ürünü olarak görünüyor. Daha çok fetiş zevklere hitap eden bir iş olmuş.

Haktan Kaan İÇEL

Bir fikre ve söyleme sahip oldugunu sanan, siyah beyaz estetiğine sırtını yaslamaya çalışan ve onu da başaramayan boş bir film. Birbirinden bağımsız sahneler, bir yere bağlanamayan geçişler ve uyumsuz müzik kullanımı. Adeta kötü film dersi.

Onur KIRŞAVOĞLU