04.06.2017

İstanbul Film Festivali Günlükleri – 2

Belgica

Felix Van Groeningen ile The Misfortunates ve The Broken Circle Breakdown filmleriyle daha önceden tanışmış olanların festivalde Belgica’yı kaçıracaklarını asla düşünmüyorum. Zira Groeningen’in müzik ve çılgınlık ile işleyen özgün kafası sinema seyircisinde bana kalırsa bağımlılık yapıyor. İstanbul Film Festivali Uluslararası Yarışma’da En İyi Film ödülünü kazanan The Misfortunates ile bir çocuğun absürd denecek denli enteresan ailede ergenlik geçirmenin dayanılmaz sancısını, The Broken Circle Breakdown’da ise yine alışılmışın dışında bir aşkı merkezine alan Groningen şimdi de bir abi kardeş hikâyesi üzerine kuruyor filmini. Her filminde müziğe ilgisini açık eden yönetmenimiz bu kez tam olarak müziğin kollarına bırakıyor seyirciyi. Tabiri caizse tam bir clubber kafanın ürünü Belgica. Kokainin oksijen niyetine ciğerlere çekildiği, alkolün su gibi aktığı, müziğin bir an bile susmadığı, aşkın, nefretin, aile kavramının hepsinin ama hepsinin birbirini kucakladığı bir film aynı zamanda. Belgica o kadar hızlı, hareketli ve sesli ki filmi izledikten sonra kendinizi ya dans ederken ya da baş ağrısından kıvranırken bulabilirsiniz uyarmadı demeyin.

Tuba BÜDÜŞ

Francofonia

Alexandr Sokurov festivalseverlerin yakından takip ettiği bir yönetmen. Dolayısıyla festivalde yeni filmini görmek heyecan verici. Ancak Sokurov, biçimle oynayan yönünü bu filminde çok ileriyle götürüyor ve izlemesi zor olabilecek bir filme imza atıyor. Rus Hazine Sandığı‘ndan sonra yine müze tasvirine, bu kez Paris’e Louvre’a dönen Sokurov, sanat ve tarih ilişkisini filmine çok iyi yediriyor. İkinci Dünya Savaşı’na dair belge film çeker edasıyla da yaklaşan Sokurov, tarih yorumunu sanat eserleri üzerinden yapıyor. Farklı bir deneyim için izlenmeye değer.

Seçil TOPRAK

Saraybosna’da Ölüm

Özellikle No Man’s Land ve Epizoda U Zivotu Beraca Zeljeza filmleriyle büyük beğeni toplayan Danis Tanoviç, son filmi Saraybosna’da Ölüm ile yine ülkesindeki sorunları ekrana taşıyor. Ülkesinin birçok sorununu tek bir mekânda buluşturan Tanoviç bir nevi iç içe geçen parçalardan büyük bir ülke tablosu ortaya çıkarıyor. 1914 yılında Birinci Dünya Savaşı’nı başlatan suikasttan tut da Bosna Savaşı’na oradan da sınıf meselesine, ülke ekonomisinin durumuna kadar tüm sorunlar ortaya saçılıyor, tartışılıyor. Elbette yıllardır süregelen sorunlar nihayete ermiyor. Tanoviç içinden çıkılmaz dertlerin çırpındıkça daha çok dibi bulduğunu göstererek oldukça gerçekçi bir o kadar da cesur bir iş ortaya çıkarıyor böylece.

Tuba BÜDÜŞ

Saraybosna’da Ölüm, otel çalışanları üzerinden sağlam bir sistem eleştirisi sunuyor. Çekimlerin ve özellikle Scorsese tarzı planların etkisi de büyük. Yan hikâye olarak da en sert şekilde Bosna/Sırp savaşı ve tarihi üzerine de söylemlerini ortaya koyuyor. Bunu yaparken de objektifliğinden bir şey kaybetmemeyi başarıyor. Finalindeki düşüş filmin çok iyi klasmanında direkten dönmesine sebep oluyor ama yine de kayda deger bir film olmayı başarıyor.

Onur KIRŞAVOĞLU

Altın Kollu Adam

Festivalde özel bölüm ayrılan yönetmen Otto Preminger‘i beyaz perdede deneyimlemek için müthiş bir fırsat var önünüzde. Festivaller yeni filmlerle tanışmak kadar perdede izleyemeyeceğimiz filmleri de perdede izleme şansı sunuyor bizlere. 1955 yapımı Altın Kollu Adam da bu şanslardan biri. Frank Sinatra, Kim Novak gibi Hollywood yıldızlarını, sağlam senaryolu bir filmde izlemek isteyenler için Altın Kollu Adam’ı gönül rahatlığıyla öneriyoruz. Oscar adayı olan müziklerine, sanat tasarımına ve başrol erkek oyuncusu Frank Sinatra‘ya da özel dikkat…

Seçil TOPRAK

Çoğu filminde seçtiği konular ya da değindiği meseleler açısından döneminin hep bir adım ilerisinden gelir Otto Preminger. İşte Altın Kollu Adam’da başkarakterin uyuşturucu bağımlısı olması da böyle bir şey. Zira hem uyuşturucu kullanmak gibi o dönem tabu olan bir meseleye değinmesi hem de bunu seyircinin özdeşlik kurduğu kahramana yaptırması gerçekten ilerici bir adım. Ne var ki filmin en büyük belki de tek artısı bu oluyor. Altın Kollu Adam, özellikle senaryo anlamında Yeşilçam filmlerine alışık olanlara çok tanıdık gelecek bir film. Oldukça sıradan ve tahmin edilebilir bir şekilde ilerleyen film, tüm klişeleri kullanıp tamamen dönemin seyircisine, gişeye oynayan bir piyasa filmi çizgisinde ilerliyor. Her şeye rağmen Preminger’in dokunuşları arada kendini hissettirse de o dönemin sevilen müzisyenini başrolde oynatma tercihinden tut da birçok şey filmin tamamen planlı bir gişe filmi olduğunu ispatlıyor.

Tuba BÜDÜŞ

Yemekteydik ve Karar Verdim

Oyuncu Görkem Yeltan’ın ilk filmi Yemekteydik ve Karar Verdim, ne yazık ki beklentileri karşılayamayan, başarısız bir film. Oyunculuğu kadar iyi olmadığını anladığımız yönetmenliği ile Yeltan, nereye, nasıl gideceğini bilmeyen bir filme imza atmış. Senaryo anlamında tamamen sahipsiz kalmış bu film, oyunculuklar yönünden de hayal kırıklığına uğratıyor. Kısacası neresinden tutarsan tut elinde kalan Yemekteydik ve Karar Verdim, bana kalırsa sadece çok beğendiğim afiş tasarımıyla hatırlanacaktır.

Tuba BÜDÜŞ

Görkem Yeltan’ın filmi, ne yazık ki her anlamda başarısız bir deneme olmuş. Ne karakterler arasında uyum var, ne de senaryonun ilgi çekici bir kısmı… Filmin görsel dünyası da epey sıkıntılı kotarılmış. Biraz ağır olacak ama öğrenci filmlerinde, bu filmden daha iyi örnekler var. Bu kadar hatayı göze batarken, filmi festivale yollamak gerçekten de cesaret istermiş ki, vuku bulmuş. Ne yazık ki iyi bir oyuncu olan Yeltan’ın yönetmenlik namına çok çalışması gerekiyor. Bu haliyle film bir enkazdan öte değil.

Haktan Kaan İÇEL

Ben ve Kaminski

Ben ve Kaminski yönetmenin harika geçişleri, küçük numaraları ve kurmaca estetiği ile izleyiciyi yakalamayı başarıyor. Ortalarındaki bocalama dışında gayet keyifli, merak uyandıran ve etkileyici bir yapıya sahip. Genc ve hırslı bir gazeteci ile ressamın küçük yolculuğu insana dair harika doneler barındırıyor. Daniel Bruhl ise yine oldukça parıldıyor.

Onur KIRŞAVOĞLU

De Palma

Neredeyse eksiksiz olarak filmografisini, nasıl ilerlediğini ve pişmanlıklarını eğlenceli bir dille anlatıyor. Bir yandan da onun anlattıkları görsel olarak karşımıza çıkıyor. Hitchcock sinemasını nispeten devam ettiren ender sinemacı olduğunu iddia eden De Palma belgeseli biçim olarak tatmin etmese bile filmografisinden kesitler eşliğinde kendisini dinlemek yeterli bir keyif unsuru.

Onur KIRŞAVOĞLU

Usta yönetmen De Palma‘nın filmografisini sırayla kendi ağzından dinlemek adına iyi bir fırsat denilebilir. Her filminden bahsederken, hiç duymadığınız anılarını ve bazı anekdotları anlatırken, yönetmen ve kariyeri hakkında daha çok bilgi edinebilecek bir belge niteliği taşıdığından önemli bir iş olarak akıllarda kalıyor. Sinefiller için biçilmiş kaftan denilebilir.

Haktan Kaan İÇEL

The End

Hayatta kalma mücadelesi ile başlayan, gittikçe merak ettiren ve gerilimi bazı noktalarda had safhada yaşatan bir film. Depardieu uzun bir aradan sonra gayet iyi bir performans sergiliyor. Finaldeki ergen tercihler olmasaydı belki adı iyiler arasına yazılabilirdi ama bütün konsantrasyonu yerle bir etti. Yine de yönetmeni takibe devam etmekte yarar var.

Onur KIRŞAVOĞLU

Gerard Depardieu dışında bomboş bir sayfaya benzeyen bir film. Nereye eğerseniz, oraya bükülüyor film. Tek bir sahne dışında zamanınızın boşa gittiğini hissettiren yapım, kolaycı senaryosu ve klişe finaliyle festivalin hayal kırıklığı olarak nitelendirilebilir. Tekinsiz atmosferi dışında pek bir artısı olmadığını söylemekte yarar var.

Haktan Kaan İÇEL