28.05.2016

Mariposa: Nereye Uçsak Acaba?

 

mariposa

Arzu ÇEVİKALP

“Hawaii” filmiyle gözetleme tekniğini kullanan yazar-yönetmen Marco Berger, son filmi “Mariposa”da sürekli karakterleri birbirlerine yakınlaştırarak, kamerasını karakterlerin yüzüne değil, onların bellerinin altına doğru yöneltiyor. Orta plan ile Amerikan Plan arasında bir denge tutturan Berger, röntgenciliği ve duygusal ilişkiyi, bu sefer birkaç karakter üzerinden anlatıyor. Karakterlerin gözünden gören kamera, karakterlerin içsel hesaplaşmalarını ve isteklerini tek bir merkeze yönlendirmiyor, tam tersine farklı merkezlere yönlendiriyor ve bu noktada devreye giren Berger, onların dünyalarına dalış yapmamıza izin veriyor. Birbirleriyle tensel temas kurmak isteyen karakterler, aslında birbirlerine hem yakınlar, hem de uzaklar…  Fiziksel tasvirleri ve samimi sinema diliyle, farklı bir şablona sahip “Mariposa”, kelebeği metafor olarak kullanıp, sonra onu paramparça eden enteresan bir film… Kanatlanıp uçmak isteyen karakterleri kelebek ile örtüştüren Berger, doğa manzaralı görsel sahnelerle ve bakir mekânlarla ıssızlığı simgeliyor sanki…

Hep bir yalnızlık ve sessizlik var Berger’in filmlerinde, lakin bu durum “Mariposa” için geçerli değil, çünkü Berger buna bir son veriyor. Biz de bunun üzerine şunu soruyoruz: Bu ani değişiklik biraz garip olmadı mı? “Hawaii” filminde iki karakterin yakınlaşmasına yer veren Berger, bu kez karakterlerin sayısını çoğaltarak, çoğulcu sisteme geçiş yaptığının sinyallerini veriyor, ama Berger için bazı şeyler yine aynı. Gözetleme tekniğine Berger asla veda etmiyor ve karakterlerin cinselliğe bakış açılarını, değişik pencereleri aralayarak yakalayan Berger, estetik sahneleriyle tekinsizliğe dikkat çekiyor. Yukarıdaki paragraflarda da bahsettiğimiz üzere; karakterler arasındaki çekim yasasına yer veren Berger, onların birbirlerini tanımalarına, hatta kendilerini yeniden keşfetmelerine imkân vererek, tıpkı kelebekler gibi istedikleri yerlere uçabileceklerini simgeliyor.

Bunu açarsak; kelebeklerin oradan oraya seyahat edebileceklerini deneyimleyen Berger, paralel boyutlara transfer olarak, aşkın türlü türlü halleri ile bizi baş başa bırakıyor. Paralel boyutlar arasında sıkışan karakterlerin, aşkı tanımaları adına yaptıkları fanteziler özgürlüğün resmini çizmiyor da ne yapıyor? Cinsel gerilim, aşk, dostluk ve manevi bağların şekillenmesiyle oluşan hikâye, bazı şeylerin kolayca çatırdayacağına vurgu yaparak, ilişkilerin ve bağların sanıldığı kadar kolay olmadığını karakterler üzerinden anlatıyor. Karakterlerin her bir detayı ile ilgilenmemize izin veren Berger, hikâyeye psikolojik derinlik katarak, diyaloglarda geçen olayları özümsememiz adına güzel bir çerçeve belirliyor. Sınır tanımayan ve üzerindeki kabuğu atarak özgürleşen Berger kamerasını istediği gibi kullanıyor, daha da ileri giderek rahatlığın tadını çıkartıyor. Zaman zaman hikâyenin romantik bir hal alması için bir hayli uğraş veren Berger, bazı sahneler aracılığıyla bunu başarıyor ve sadeliğin insan hayatındaki önemini vurguluyor. Karakterlerin zincirlerini kırdırtan Berger, yaşanan gerçekliğin yer değiştirmesini, ruhsal sorunları ve iki dünya arasında gidip gelen karakterlerin dönüşümlerini çıplak bir biçimde ortaya koyuyor ve izleyici birçok olayı aynı anda sorgulamak zorunda kalıyor. Bu da Berger’in klasik taktiği!

Sonuç olarak; doğallığı seven Berger hep yeşillikleri göstererek natüralist bir yönetmen olduğunu ve bazı sorunların doğada daha rahat çözüme kavuştuğunu düşünerek, mekânları ona göre seçiyor. Yalnız filmde dikkatimizi çeken bir ayrıntı var, o da şu: karakterlerden birinin gözlük takıyor oluşu, gerçi bu gözlüklü karakter “Hawaii” filminde farklı bir şekilde yer alıyordu. Demek ki Berger’in kafasında yarattığı karakterlerden birinin mutlaka gözlük takması gerekiyor. Karakterleri oluşturma ve onları konuşturma konusunda yetkinliğini konuşturan Berger, bazı atıflarda bulunarak ince bir çizgi üzerinden yürüyor. Neden-sonuç arasındaki bağlantıyı birbirine sıkı bir şekilde lehimleyen Berger, çektiği filmleri bir tık yukarı taşıyarak, onlardan yeni anlamlar çıkarmamızın mantıklı olduğunu belirtiyor ve düşüncelerini sıkıntıya düşmeden aktarıyor.