13.05.2016

Jane Eyre: Bronte’nin Karanlık Yüzü

 

Bronte kardeşlerden Charlotte’un Jane Eyre’i 1947’de İngiltere’de okuruyla buluşmuş, edebiyat dünyasının çok okunan romanlarından biri. Bronte kardeşlerin muadili Jane Austen defalarca sinemaya ve televizyon dünyasına uyarlanan romanlarıyla okurun ve izleyicinin beğenisini her daim tatmin edebilen bir yazar. Bronte kardeşler onun kadar popüler olmasa da hem aynı ülkeden çıkmaları hem de sinemaya bahşettikleri güzel hikâyeleriyle bu kadın yazarlar her daim okunacaklar listelerinde yer alırlar. Şimdi yine on dokuzuncu yüz yılın burjuva ahlakını eleştiren, kadın kimliğiyle hayatta kalmanın insan üstü bir çaba gerektirdiğini defalarca yüzümüze vuran bu romanın uyarlamasıyla karşı karşıyayız.

Yazının başında Jane Austen’den söz ettim. Onun sinema ve televizyonda gördüğümüz ve severek okuduğumuz kahramanları eleştirel olmaları yanında sevimli, güzel ve akıllıdırlar. Kıvrak zekalarıyla önlerine geleni basmakalıp bir düşünce zihnmiyetine bağlı kalmadan kabullenmeyişleriyle öne çıkarlar. Austen için hep kendinden izler taşır romanları, denir. Charllote Bronte’nin Jane Eyre’i için de aynı şey söylenir ancak bu iki kadın zihninin biri daha olumlulayarak bakarken içinden çıkılmaz hayatın güçlüklerine, diğeri daha keskin ve daha karanlık bir bakış fırlatır. Dolayısıyla Bronte’nin Jane Eyre, romantik bir aşk öyküsü olmaktan ziyade; karanlık, kasvetli bir yaşam öyküsüdür.

Onlu yaşlarından itibaren evden uzaklaştırılan ve bundan sonra tek başına kalacağı bir dünyaya adım atan genç kızlığa bile daha erişememiş, çocuk dünyasını binbir türlü zorluk ve hayat mücadelesi ile dolduran bir kahramandan elbette ki dünyaya toz pembe bakması beklenemez. Ancak “romantizm” elden ne gelir ki sorusuyla çaresizliği alıp bir aşkla donatarak bir genç kıza yepyeni bir hayat sunabilecekken, Bronte bunu pembeleştirerek sunmaz okuyucusuna. Genç kızın karşısına çıkardığı Rochester karakterini bile karanlık bir geçmişle donatır ve “her genç kızın rüyası” bir karakter değil, günahıyla sevabıyla aşkın galip geleceği karanlık bir öykü sunar bize. İşte 2011 yılı, Cary Fukunaga yönetimindeki Jane Eyre de aynen kitabın bu karanlık yapısının altını koyu çizgilerle çizerek başarılı bir uyarlama olarak zihnimizdeki ve kalbimizdeki yerini almaya aday.

Uyarlamalar konusunda birçok tartışma yaşanmıştır şimdiye kadar ve devam da edecektir bu tartışmalar. Kitabı filmde aramaya devam ettikçe de filmleri olumsuzlama davranışı da sürecektir. Ancak, elimizdeki filmin –bir kitap uyarlaması olsa da- yeni bir form olduğunu bilmemiz gerek. Dolayısıyla bir uyarlamanın iyi bir film olup olmadığına bakarken, kitaptaki her detayı aramak veya kitabın sizin zihninizde yarattığı etkiyi bulmaya çalışmak yersiz. Kitabın atmosferini korumak ve yazarın meslelerinden uzağa düşmemek bence bir uyarlama adına, öyküsel açıdan bir başarıdır. Ve bu başarıyı Moira Buffini senaryosuyla filme aktaran 1977 doğumlu genç yönetmen Cary Fukunaga fazlasıyla yakalamıştır. Bu başarıda pek tabii ki kadronun da büyük bir payı var. Jane’nin solgun, çelimsiz görünen ama güçlü bir karakter olduğunu belli eden hali Mia Wasikowska’nın vücudunda can buluyor. Aynı şekilde Rochester gibi karanlık bir karakteri canlandırma konusunda Michael Fassbender çok iyi bir tercih.

Elimizdeki hem bir edebiyat uyarlaması hem de bir dönem uyarlaması. Dolayısıyla yaratılan atmosfer, müzik kullanımı, kıyafet seçimi ve bütün bunlarla müthiş bir ahenk içinde ilerleyen öykü ve karakterlerin inandırıcılığı güçlü bir filmle karşılaşacağımızın ilk elden sinyalleri. Filmi izlerken dönemi çok iyi hissediyorsunuz. Eğer buraya kadar yazılanlar ilginizi çekmişse, filmden memnun ayrılacağınızı hissetmişsinizdir. İyi seyirler…