07.12.2016

Jeff Bridges: Ahbaplığın Kitabını Yazan Adam

jeff-bridges-wallpaper-33939-34704-hd-wallpapers

Öncelikle bu satırların yazarı olan benim neredeyse her filmini izlemiş olan azılı bir Jeff Bridges hayranı olduğunu belirtmem gerek. Bu yüzden, okuduğunuz bu metin son olarak Hell or High Water filmi ile halen kariyerinin zirvesinde olan efsane bir aktöre yazılmış tamamen öznel bir güzellemedir.

Sanırım Jeff Bridges ile tanışmam daha küçükken TRT 1’de bir pazar günü gösterilen Against All Odds adlı filmle olmuştu. Aslında senaryo açısından çok da matah olmayan ama yaşıma göre heyecanlı ve biraz da ürkütücü gelen bir Taylor Hackford filmiydi bu. O zaman Jeff Bridges adını bilmiyorum tabi ama seksenlerin o genel geçer romantik-macera türlerinden biri olan bu filmi nedense hiç unutamadım. “Ailenizin şarkıcısı” Phil Collins’in filme soundtrack olarak yaptığı ve aynı adı taşıyan parçanın neredeyse her gün gösterilen video klibi de filmden karelerle doluydu. Belki de bu yüzden unutmak mümkün değildi. Her neyse, Against All Odds, Jeff Bridges filmografisinde muhteşem bir yerde durmuyor olabilir ama bu onun çok iyi bir oyuncu olduğu gerçeğini de değiştirmiyor.

1949 yılında, ünlü oyuncu Lloyd Bridges’in iki oğlundan biri olarak Hollywood’un göbeğine doğar Jeffrey Leon Bridges.  Önceleri babasının sunduğu bir belgeselde yer alan ve ufak tefek rollerde oynayan Bridges, 1971 yapımı The Last Picture Show ile adından söz ettirmeye başlar. Peter Bogdanovich’in bir dönemin yitik Amerikan gençliğine dair trajikomik saygı duruşu niteliğindeki film Bridges’in ilk Oscar adaylığını getirir.

thunderbolt-and-lightfootZaten kaçınılmaz olan başrol oyunculuğuna terfii ile birlikte yüzündeki çoğu zaman mütebessim ifade, umursamaz tavırları ve iyimser bakışları onu “sevimli serseri” rollerinin bir numarası yapmıştır. Kendi hayran çevresini oluşturmuş bilimkurgular Tron ve Starman derken The Jagged Edge filmine kadar özellikle iyi karakterlerin oyuncusu olan Bridges’in en unutulmaz rollerinden biri Clint Eastwood’la başrolü paylaştığı 1974 yapımı Thunderbolt & Lightfoot filmdir. Yönetmen Michael Cimino’nun da ilk filmi olan bu yapım Bridges’e canlandırdığı sorumsuz ama iyi niyetli serseri Lightfoot karakteriyle ikinci Oscar adaylığını getirir. Aradan bir dev yapım King Kong da geçer. Ancak başarılı bir erotik gerilim olan Jagged Edge ve o kadar ses getirmeyen bir başka gerilim The Vanishing filmlerindeki psikopat/sosyopat tiplemelerinden de bahsetmezsem olmaz. Eğer Bridges’i bir de Iron Man dışında “kötü adam” olarak görmeliyim derseniz bu filmleri es geçmemelisiniz.

Bridges filmografisindeki en iyi filmlerden biri olan The FisherKing gibi bir Terry Williams şaheserinde Robin Williams ile muhteşem ikiliyi oluşturur. Verdiği vicdan savaşından ötürü resmen acı çeken Jack karakterini unutmak mümkün mü?

Öte yandan, senaryosu, yönetmenliği ve karakter gelişimi açısından neredeyse kusursuz bir film olan The Fabulous Baker Boys’da piyanoyu gerçekten o çalmaktadır. Ağabeyi Beau Bridges ve buradaki rolüyle Oscar’a aday gösterilen Michelle Pfeiffer ile başrolleri paylaştığı film müzisyen karakterlerin merkezine oturduğu en iyi filmlerden biridir. Belki de pek bilinmemektedir ama Jeff Bridges üç adet jazz/blues albümü olan bir müzisyendir de. Nihayetinde, 2009’da kapacağı En İyi Erkek Oyuncu Akademi ödülünü de bir müzisyen filmi olan Crazy Heart ile almıştır.

The Big LebowskiTabii ki böyle bir filmografiden sonra The Big Lebowski’de gönüllerin adamı The Dude’u oynaması tesadüf değildir. Vurdumduymazlığın tavan yaptığı The Dude karakterini ondan daha mükemmel kim oynayabilir ki? Coen Biraderler de böyle düşünmüş ve asıl ilham kaynağı halen Seattle’da yaşamakta olan Jefferey Lebowski karakterini onun için yazmışlardır. Ne de olsa ismi bile aynıdır, Jefferey. Bir çok kişi için o halen The Dude’dur.  Ancak bu şekilde, yani belli bir rol üzerinden anılmak kimi aktörler için ölüm fermanı gibi gelse de Bridges bu durumu benimser, bağrına basar ve hatta geleneksel Lebowski partilerinde bile boy gösterir.

Kendisinin müzisyen kimliğinden bahsetmiştim. Çok iyi şarkı söyler, beste yapar, resim çizer, heykel yapar, ve fotoğraf meraklısıdır, özellikle de “widelux” türü kamerasıyla. Çevreci bir aktivisttir. Hayvan severdir. Aile babasıdır. On parmağında on marifet bir kişiliktir. Potansiyel kankadır. Kısacası Jack Baker’dır. The Dude’dur. Bad Blake’dir. Ama benim için her şeyden önce Max Klein’dır.

Evet, sanırım bu güzellemeyi Peter Weir’in hipnotik Fearless filminden bahsetmeden bitireceğimi sanmadınız, değil mi? Bir uçak kazasından sonra bütün korkularından arınan mimar Max Klein karakteri Jeff Bridges’in devleştiği en iyi karakter rollerinden biri. Weir’in incelikli yönetmenliğinin altında Klein’ın hayat ve ölüm arasındaki gelgitlerini vermekte o kadar inandırıcı ki, eğer bu muazzam filmi halen izlemeyenler varsa şiddetle tavsiye ederim.

Son olarak, iyi ki doğdun Jeff Bridges!

NOT: Kendi çizimleriyle süslediği  ve girerseniz pişman olmayacağınız kişisel sitesi için bakınız: http://www.jeffbridges.com/main.html