21.08.2020

Jo: 19. Yüzyılda Kadın Olmak

Viktorya Dönemi ve Little Women

Little Women, 19. Yüzyıl Amerikasında bir ailenin, kadının hayatına odaklanıyor. Toplumsal normların kadınlar için fazlasıyla zor olduğu zamanlar olan, Victorian toplumunun kadının rolünü keskin çizgilerle belirlediği dönemde bir erkekten bağımsız olarak kadın olabilmek neredeyse imkansızdı. Bu dönemin kitaplarında ise belirgin bir özellik ön plana çıkmaktadır; eğer bir kadın protagonistten bahsediyorsak mutlaka evlenmek zorundadır. Thomas Hardy, Charlotte Bronte gibi dönemin önemli yazarlarının da kadın karakterlerine bakacak olursak sürekli kadınların erkekten bağımsız olarak var olamadığını görmekteyiz. Ne kadar tek başlarına var olmaya çalışsalar da bunun sonucunda hatalar yapıp, cezalandırılırlar.

Konu olarak farklı olsa da yapı olarak benzer bir fikre sahip olan, Thomas Hardy’nin Far From the Madding Crowd kitabının protagonisti de aynı şekilde kadın olarak tek başına var olmaya çalışan bir karakter. Bathsheba, bir erkeğin malı gibi görünmekten nefret ediyor ama bir şekilde günün birinde bunu engelleyemeyeceğinin, kaçınılmaz olduğunun farkına varıyor. Victorian toplumu kadın için çizdiği çok açık bir rol var; kadın, evlilik yaşına geldiğinde hiçbir şekilde arzularının, isteklerinin esiri olmadan evlenmeli ve çocuk doğurmalı. Bunu “Angel in the House” olarak tanımlayan toplum, edebi eserlerinde bile bu mesajı fazlasıyla yansıtmaktadır. Little Women filminde Jo’nun bu anlayışa olan bir nevi direnişini, kendi hayatına yön vermeye çalışmasını görüyoruz.

19. Yüzyılda Kadın Olmak

Jo, kimsenin gölgesi altında olmadan, tek başına hayatını devam ettirmeye çalışan biri. En büyük tutkusu yazmak olan Jo, hayatını dönemin kadınlarının aksine kendini mesleki anlamda geliştirip, kendine bir eş bulmadan var olmaya çalışmaktadır. Komşularının torunu olan Laurie, onu ne kadar sevse de Jo bu sevgiyi arkadaşlıklarının önüne geçirmemektedir. Dönemin klişelerinden bambaşka bir konumda olan Jo’nun hayata karşı duruşuna âşık olan Laurie, hayatını birleştirmek istediği kişinin sadece Jo olduğunu düşünmektedir. Bütün düşünceleri, beklentileri bir kenara bırakan Jo, hedeflediği doğrultuda hayatını sürdürmekten bir an olsun vazgeçmemektedir. Diğer kardeşlerine karşı sonsuz sevgi besleyip, onlar için her şeyi yapmaya hazırdır. Amy ile ne kadar bazı çatışmalar yaşasalar da birbirlerini sevmektedirler. Hikayenin en masum, en ılımlı karakteri olan Beth, dönemin klasik romanlarının her zaman maruz kaldığı sonu yaşayacaktır. O dönemin romanlarında bir karakter ne kadar topluma karşı nazik, iyiyse fazlasıyla dramatize etmek için bu tarz “zayıf” karakterler hikaye gelişimindeki dramatik yapıyı beslemek için ölürler. Toplumda yaşaması için daha çok güçlenmesi gerektiği mesajını yansıtan bu ölümler, dönemin eserlerinde fazlasıyla görülmektedir.

Jo, annesiyle evlilik hakkında konuşurken şu sözleri söylüyor: “Kadınların kalpleri olduğu kadar akılları, ruhları var; güzellikleri olduğu kadar tutkuları, yetenekleri de var. İnsanların kadınların sadece aşka uygun olduğunu söylemesinden bıktım” diyerek bu konudaki görüşlerini aktarıyor. Annesi, fazlasıyla destekleyici, ne olursa olsun kızlarının yanında olan biri olduğu için toplum baskısı Jo için biraz daha azalıyor. Kız kardeşler arasındaki birbirine sonsuza dek destek olma motivasyonuyla her biri daha da güçleniyor. Filmin sonlarına doğru kitabını yayımlatmak için gittiği yerde yayıncısıyla kitabın sonuyla ilgili görüşmesi dönemin bütün özetini ortaya çıkarıyor. Yayıncı, eğer protagonist bir kadın karakterse sonunda mutlaka evlenmesi gerektiğini söylüyor. Jo, yayıncıya bu noktada ne kadar katılmasa da bir şekilde karakterinin insanlarla buluşmasını istiyor.

Jo’nun hikâyesi

Kendi hikâyesini kaleme alan Jo, yayıncının isteği üzerine sonunda karakterine farklı bir son yazıyor. Dönemin yazarlarının içinde bulunduğu durumu da buna bağlayabiliriz. Dönemin hikayelerindeki kadın karakterler ya evlendirilir ya da evlenmedikleri için kötü bir sona maruz kalırlar. Jo gibi hem evlenmeyip hem de hayallerini gerçekleştirebilen bir son, topluma uygun görülmemektedir. Toplumdaki insanların da buna hazır olmadığı açıkça ortadadır. Hayatlarında böyle bir yol olduğunu bilmeyen kadınlar, bunu gerçekçi bir kurgudan ziyade fantastik bir hikaye olarak bile görebilirler. Onlar için kendini gerçekleştirme olayı hayallerinin peşinden gitmek değil, eş veya bir anne olmaktan geçmektedir çünkü çocukluktan beri onlara yansıtılan tek gerçeklik aile kurmaktır. Aile kurmayı başaramayanların ise ne kötü sonlarla karşılaştıklarıyla dolu korkunç hikâyelerle hayatlarındaki tek gerçekliğe yönlendirilirler.

Greta Gerwig’in mükemmel oyunculuğunun ardından yönetmenliğinin de böylesine başarılı olması gerçekten takdir edilesi. Lady Bird filmindeki yönetmenliğiyle de sesini oldukça duyuran Greta, bu filmiyle anlatmak istediği sinema anlayışını bir tık daha ileri götürmüş. Oldukça başarılı bir hikayeye hayat vererek yönetmenlik yolunda emin adımlarla ilerlemeye devam eden Greta, başarılı oyunculuğunun yanı sıra göz dolduran bir yönetmenlik kariyeri yolunda emin adımlarla ilerliyor.