06.10.2019

Joker

Yazarın Film Puanı: 10/9

Arthur Fleck’in Hikâyesi

Çizgi romanlarda pek çok efsanevi hikayeye konu olmuş ve çoğu insanın Dark Knight ile sevmiş olduğu popüler kültürün malzemesi haline gelen Joker’ler bir yana dursun, film bizlere Arthur Fleck’in hikayesini anlatıyor. Joker, içinde bulunduğu kaotik ortamda git gide yalnızlaşan Arthur’un geçmişi, aklı ve parçası olduğu toplum karşısında verdiği sınavın sonucunda dönüştüğü kişi. Joker kesinlikle Arthur’un içinde yatan gizli bir yanı, kötü yüzü değil. Joker geldiğinde geriye bir Arthur kalmıyor.

Kalabalık içinde bile her an yalnız Arthur Fleck bağ kurma arayışındadır. Yine de, Gotham şehrinin isli sokaklarında yürürken; bölünme ve hoşnutsuzluğun düşmanca bir yer hâline getirdiği şehrin, üzeri grafitilerle dolu toplu taşıtlarına binerken, Arthur yüzünde iki maskeyle dolaşır. Bunlardan birincisi gündüz işi için yüzüne çizdiği palyaço suratıdır. Diğeri ise asla silip çıkaramayacağı bir maskedir: Bu, çevresindeki dünyanın bir parçası gibi hissetmek için ortaya koyduğu boş çabayı yansıtan bir maskedir; hayatı tekrar tekrar yerle bir edilmiş, yanlış anlaşılmış bir adamı gizleme çabasıdır. Babasız büyüyen Arthur’ın annesi kırılgan bir kadındır ve belki de Arthur’ın en iyi arkadaşıdır. Annesi onu “Mutlu/Happy” takma adıyla çağırır; bu lakap Arthur’ın yüzüne içindeki yürek acısını gizleyen bir gülümseme yayar. Fakat, sokakta ergenlerin zorbalığına, metroda takım elbiselilerin sataşmalarına ya da işteki diğer palyaçoların şakalarına maruz kaldığında, topluma aykırı bu adam çevresindeki herkesle gitgide daha da uyumsuz hâle gelir.

Konu bu şekilde özetlenmiş fakat filmi anlamak için öncelikle Arthur’u anlamak gerekiyor. Arthur, yapayalnız bir adam. Grevlerin ve suç oranının yüksek olduğu anakronistik Gotham’da geçim mücadelesi veriyor. Gotham, ev sahipliği yaptığı tabakalaşmış toplumun insani değerlerini kaybetmeye başladığı kasvetli bir şehir. Varlıklı kesim, Modern Times gibi sistemi ve kendilerini eleştiren klasikleri izleyip eğlenceli vakit geçirirken salonların kapılarında yoksul halk protesto halinde.  Arthur ise içinde bulunduğu bu ortamda, dış etkenler kadar kendi iç dünyası ile de savaş içerisinde. Mental problemlerle boğuşuyor. Bu hayatta, şizofrenik dünyasının dışında sahip olduğu tek insan annesi. Annesinin kendisine bahşettiği “insanları mutlu etmek ve güldürmek” misyonunu gerçekleştirmesi, kendi terapisti dahil herkes onu yok sayarken bir hayli imkansız.

Arthur’dan Joker’e

Joker’e az çok hakim olan ve fragmanları izleyen herkes bir noktada karakterin toplum ile arasındaki uyuşmazlıktan ötürü sapıtacağını tahmin edebiliyordu. Önemli olan orijininde bile net bir geçmişe ve isime sahip olmayan Joker’in, Joker oluşunu nasıl gösterecekleriydi. Arthur, iki belirgin evre geçiriyor bu dönüşüm sürecinde. Yoksulluk ve işsizlik sorununun hat safhalarda olduğu Gotham’da, uğradığı tüm haksızlıklara rağmen mecburen sürdürdüğü işinden atılması, dünyası başına yıkılan Arthur’un ilk evresi. Joaquin Phoenix’in senaryodan bile önce çalışmaya başladığı ve temeline  yapılan eklemeler ile hikâye anlatacılığına yardımı olan meşhur Joker kahkahası başına dertler açıyor. Arthur, ilk defa can alması ile pek çok duyguyu bir anda yaşıyor. Yanlışlar ve doğrular birbirine giriyor. Dehşet ve korkunun içinden arınarak çıktığına inanıyor. Kendini hiç olmadığı kadar özgür hissediyor. Bir o kadar da hayata tutunmaya başlıyor. Ya da biz öyle zannediyoruz.

İkinci evre ise birinciye kıyasla çok daha elle tutulur, güçlü argümanlara dayanıyor. Hayatı boyunca göremediği şefkati ve sevgiyi, televizyonlarda gördüğü başkan adayı meşhur Thomas Wayne’i babası zannetmesi üzerine tekrar aramaya başlıyor. Hikâyenin bu kısmında bizleri janraya hakim tüm seyircileri memnun edecek çizgi roman bağlantıları karşılıyor. Bu bağlantılar, kimi filmlerde olduğu gibi gişe yükseltici etkisinden dolayı değil anlatılan ana hikâye ile mükemmel uyum sağlayacağı için konmuş olması da önemli bir detay. Hikâyeye dönecek olursak; Thomas Wayne’den yediği red ve çocukluğu hakkında öğrendiği gerçekler, Arthur’u kaçınılmaz yalnızlığına amansızca sürüklüyor ve Joker’in ortaya çıkması için gerekli ortam hazır hale geliyor. Bu noktaya kadar film, güçlü ilerleyişini başarılı hikâye anlatıcılığı ile göz alıcı sinematografisinin yakaladığı kimyaya borçlu.

Joker’in Yapı Taşları

Arthur’u uçurumun kenarına sürükleyen arka arkaya yaşadığı felaketlerin aldığı kararlardaki tek sebep olmayışı ve Joker’in sahip olduğu eylemlerinden zevk alma durumunun da atlanmamış olması filmin başarısında önemli bir rol oynuyor. Hayatının bir trajedi olduğunu düşünen Arthur, istemsizce attığı kahkahalarına, hayatının bir komedi olduğuna karar verdikten sonra son veriyor(!) Karakterdeki bu değişim, Joker ve Arthur arasındaki kontrastı da güçlendiriyor.

Tabakalaşmış Toplumun Kaçış Yolu: Palyaço Maskesi

Kendisi dışında iletişime geçebildiği tek canlının ,annesinin, aslında toplum kadar kendisinden uzak olduğunu öğrenmesi ile filmin başından itibaren Arthur’un zihninde gidip geldiğimizi anlıyoruz. Onun şizofreni dünyasında kurduğu hikâyeler gün yüzüne çıkıyor. Bu kilit noktadan itibaren Arthur’la olan ilişkimiz sona eriyor. Bir hiç olduğu gerçeği ile yüzleşiyor ve varlığının ölümünü kabulleniyor. Maske ile bütünleşiyor. Geride bıraktığı Arthur’dan geriye bir figür, ideoloji, sembol, Joker kalıyor.

Özgünlük ve Yenilik Sorunsalı

Son derece incelikle yapılandırılan hikâye kurmacası bir yana film; yeşil ekranın hiç kullanılmaması ve dramatik yapıyı üst noktalara taşıyan renk-ses ilişkisiyle güçlü. Servis edilen konu itibariyle bilindik bir hikâye ile karşı karşıyayız. Bu yüzdendir ki Taxi Driver ve King of Comedy, filmi değerlendirirken başvurulan bir kriter halini alıyor. Fakat film, Taxi Driver’ın Joker’a tam anlamıyla oturan öyküsünden aldığı parçaları, Joker’a özgü parçalarla birleştirerek özgün yapıyı kurmayı başarıyor. Yaratılan bu yeni perspektif, git gelleri olan devlet yapılanması içerisinde kendilerine yer bulmaya çalışan halkın arasında giderek yalnızlaşan iki adamın hikâyesini, Taxi Driver’ın sağ ideoloji ve faşizm savlarından çekip çıkarıyor ve yerine Joker’in sapkınlığı ile çocukluğunu ekliyor. Halk tarafından görmezden gelinen iki karakter de kahraman ilan ediliyor fakat Arthur, verdiği kararları ve sergilediği davranışları tam anlamıyla kendi kontrolü ile yapmıyor. Kendi yanılgıları ve hayalleri ile gerçek dünya arasında gidip geliyor. Tetiği sıktığı ilk andan itibaren direksiyonu da elinden bırakıyor. Verdiği kararların doğurduğu sonuçları idrak edemez hale geliyor. Arthur’u ölümüne korkutacak her davranış, Joker için sadece bir şakadan ibaret. Öykündüğü filmlere yaslanmıyor, bağlı olduğu çizgi romanlara ve temelindeki Batman ilişkisine de kapı aralayarak sıyrılıyor. Kendi yolunu çiziyor.

Film, son sahnesine geçiş yapmadan önce aslında muhteşem bir görselliğin içerisinde finalini yapıyor. Fakat ardından izlediğimiz sahne, çeşitli yorumlamaların önünü açan cinsten. Filmin başlarında öğrendiğimiz üzere Arthur, belli bir dönem akıl hastanesinde yatıyor. Son sahnede ise Arthur’u akıl hastanesinde görüyoruz. İlk başta, bütün yaşananlardan sonra dönüp dolaşıp yine aynı yere geldiğini düşünebiliriz. Fakat aklına gelen bir şey üzerine attığı kahkahalar ve odadan kanlı ayaklar ile çıkışı akıllara belki de bütün bunlar Arthur’un kafasında olup bitti düşüncesini getiriyor.