04.05.2016

Joy: Yeni Başlayanlar İçin Kapitalizm

David O. Russell, 1994 yılından bu yana sekiz tane uzun metraj filme imza attı. Yönetmen 2010 yılında çektiği The Fighter’a kadar oldukça vasat yapımlarla karşımıza çıkmıştı. Gerçek bir hayat hikâyesinden beyazperdeye uyarlanan The Fighter hem seyirci ilgisi hem de ödül olarak tatmin yaşamıştı. The Fighter’i yönetmenin kendi performansının zirvesine çıktığı nokta olarak görebiliriz. Russell, bu filmden sonra çektiği üç filminde de aynı oyuncularla çalışmayı tercih etti. 2012 yapımı Silver Linings Playbook’da Jennifer Lawrence, Bradley Cooper, Robert De Niro üçlüsünü bir araya getirirken, hemen bir yıl sonra çektiği American Hustle’de yine Lawrence ve Cooper’i karşımıza çıkardı. Son filmi Joy’da da Russell yine bildiği sulardan ayrılmayarak aynı oyuncuları, aynı tarzı ısıtıp ısıtıp seyirciye sunuyor.

Russell, The Fighter’da gerçek bir hayat hikâyesinin ona getirdiği başarıyı tekrar yakalamak adına yine bir biyografi çekti. 1956 doğumlu Joy Mangano adlı mucit, girişimcinin yükseliş öyküsünü mercek altına alıyor. Mangano, gerçekten de dikkatleri çeken, şaşırtıcı bir yükselişe sahip başarı hikâyesinin aktörüdür. Boşanmış üç çocuk annesi, oldukça zeki bir kadın olan Mangano, Miracle Mop (bir çeşit, otomatik paspas) adlı icadıyla büyük başarı yakalamış. Bu başarısının ardından icatlarına devam eden Mangano, yüze yakın ürünün patentini alarak oldukça büyük satışlar yapar. Aldığı ödüller ve girdiği listelerle de başarısını taçlandırır. Evet, aslında oldukça dikkat çekici bir hikâye… Lakin şu birkaç cümle ile çekilen ilginin yarısını bile filmi izlerken hissedememekte seyirci. Üstelik Joy Mangano’nun hayatının en büyük dönemecine yoğunlaşmasına rağmen…


Sinema sektörü ve tabii ki sinemaseverler başarı hikâyelerini çok sever. Çünkü başarı hikâyelerini izlediğimiz filmlerde, kahramanla genelde seyirci olarak özdeşlik kurarız ve bu özdeşlik sayesinde biz de kahraman ile birlikte çalışır, çabalar en sonunda da mutlak başarıyı yakalayarak doyuma ulaşırız. Evet, iyi kotarılmış bir başarı hikâyesi seyirciye giriş bölümünde kur yapmalı, gelişmede onunla ön sevişmeyi gerçekleştirip sonunda da doyuma ulaştırmalıdır. Sinema tarihi bu formülü uygulayan sayısız örneğe sahiptir. Ve az çok sinemaya gönül vermiş birçok seyirci bu filmleri defalarca izlemiş, onlarla sarsılmaz bir gönül bağı oluşturmuştur. Black, The Social Network, Moneyball, A Beautiful Mind, Raging Bull bunlardan bazıları… Peki, Joy bu filmlerin neresinde? Sanırım bu sayılan filmlerle anılmak için çok yetersiz. Zira kur ve ön sevişme yapmadan doyuma ulaşmamızı bekleyen ve elbette bunu da başaramayan bir film Joy.

Yakın zamanda izlediğimiz Nancy Meyers imzalı The Intern‘de, yine Robert De Niro’yu bu kez Anne Hathaway’e eşlik ederken izledik. Bir kadın girişimcinin yükseliş hikâyesine odaklanan film eksiklerine rağmen seyircide tatlı bir hoşluk yaratmıştı. Ayrıca De Niro ve Hathaway’in canlandırdığı iki oyuncunun da karakter derinliğini yaratabilmişti. Büyük oranda ortak yanları olan Joy’da ise bırak birden fazla karakteri başrol oyuncusunda bile karakter derinliği yaratılamaz. Birkaç başarısız flashback ya da rüya sahnesi etki yaratmaktan oldukça uzak kalır. Joy’un nasıl o sürece geldiğini, birden bire zincirlerini kırmaya tam olarak ne ile karar verdiği hissiyatı hiç gelişememektedir.

Joy’un başarıya giden basamakları tırmanırken uyguladığı yöntemlerde pek benimsenecek türden değil. İnsanlara tabiri caizse nasıl yırtacağını anlatan film aptal kutusu televizyonun yüceltilmesinden tut da hiçbir güvencesi olmadan borca batmış bir halde evini ipotek ettirip kredi çekmeyi özendirmeye kadar bir dolu olumsuz referans içerir. Seyirciye televizyondaki shopping kanallarının ürünlerin satılması için yapılan propagandalara inanmasını ya da ödeyemeyeceği kredileri çekmesini desteklemekten başka ne yapmakta film? Joy, “nasıl sistemin çarklarını daha hızlı dönmesini sağlayacak bir parça olursunuz’’u çok iyi öğretiyor.

Vesselam zaten baştan çok tatmin edici olmayan hikâye senaryo yazımında da sınıfta kalarak dibi buluyor. Üstüne bir de birlikte görmekten sıkıldığımız kabak tadı veren oyuncu grubu, havada kalan karakterler, katharsis oluşturamadığımız kahramanlar ekleniyor. Böylece seyir zevkini sıfırlayan bir film çıkıyor ortaya. Yine de tv dizisi kıvamında bir film de bana yeter derseniz, takdir sizin.