30.05.2017

Ju Dou: Kırmızı Bir Hikâye

Ju Dou, Çin Sineması’nda Beşinci Kuşak olarak bilinen yönetmenlerden Zhang Yimou’nun seksenlerin sonunda çektiği Kırmızı üçlemesinin filmlerinden biridir. Üçlemenin diğer filmlerinde olduğu gibi (Kızıl Darı Tarlaları ve Kırmızı Fenerler) bu filmde de yönetmenin gözde oyuncusu Gong Li (Ju Dou karakteriyle) kurban rolünü reddeden, güçlü bir kadın karakter olarak hikâyenin merkezinde yer alır. Yimou, her ne kadar filmlerinde kadının “seyredilen” erkeğin “seyreden” olduğu geleneksel kalıbın dışına çıkamamış olmakla eleştirilse de filmlerinin merkezine kadınları oturtması ve Çin’de kabul gören kadın rollerinin dışına çıkmasıyla, kadın arzusunu ve cinselliğini işlemesiyle Çin Sineması’nda farklı bir yere oturur. 

Ju Dou, kendisine göre bir hayli yaşlı kumaş tüccarı Jinshan’la evlendirilen yoksul bir genç kadındır. Jinshan, bir kumaş boyama atölyesinde, acımasızca çalıştırdığı evlatlığı Tianquin ile yaşamaktadır. İktidarsız ve kısır olan Jinshan daha önce kendisine çocuk vermediklerini düşündüğü eşlerine eziyet ettiği gibi  Ju Dou’ya da sadistçe davranır. Ju Dou’nun güzelliğinden etkilenen Tianquin gizli gizli onu gözetlemeye başlar. Ju Dou ise kendisine neredeyse bir hapishane olan atölyede ona karşı nazik davranan, utangaç ve saf Tianquin’e yakınlık duyar. Kendisini gözetlediğini fark edip ona özellikle bedenindeki yaraları gösterir. Tianquin gitgide ona yakınlık duymaya başlar. Jinshan’ın atölyede olmadığı bir gün Tianquin’e yaklaşır ve aralarında gizli bir aşk başlar. Bu ilişkinin sonucunda Ju Dou hamile kalır ve bir oğulları olur. Jinshan önce kendi oğlu olduğunu sandığı Tianbai’nin oğlu olmadığını öğrenir. Bu arada bir kaza sonucu bacaklarını kaybetmesiyle bir anda kurban ve cellat rolleri değişir. Tianbai ise tuhaf bir çocuktur, ne konuşur ne de güler. Neredeyse saf bir kötülüğü ya da şeytani bir ruhu temsil etmek için filmde yer alıyor gibidir. Biz de izleyici olarak Tianbai’nin neden bu kadar kötücül bir karakter olduğunu anlamakta zorlanırız fakat melodramlar bu kötücül karakterleri kaldırdığından bu durumu fazla da dert etmeyiz. Tianbai’nin sahneye çıkmasıyla birlikte film peş peşe sıralanan olaylarla izleyiciyi şaşırtacak bir yöne savrulur. Önce Jinshan’ın ölümüne tanık oluruz. Onu takip eden bir dizi trajik olayın ardından film üçlemenin ismine yakışacak biçimde bir yangınla son bulur.

Kimsenin kötü kaderinden kaçamadığı tragedyaları akla getiren hikâye, bütün melodram öğeleriyle kimi zaman fazlasıyla ağırlaşsa da hikâye, anlatımıyla izleyicinin aklında yer etmeyi başarır. Filmin en etkileyici yanı bana kalırsa, yer aldığı neredeyse tek mekan olan kumaş boyama atölyesinin, yaşanan trajedilerin ortasında yer alması ve yönetmenin atölyenin tüm görsel imkanlarından yararlanarak burayı filmin az sayıdaki karakterinden birine dönüştürebilmiş olmasıdır. Baştan sona erotik bir gerilim ve tekinsizlikle yüklü filmde, Yimou, atölyeyi bu gerilimi besleyecek biçimde kullanmıştır. Atölyenin makaralardan, çıkrıklardan, derme çatma gibi görünen ahşap merdivenlerden oluşan mekanizması her an tökezleyip bir faciaya yol açacak gibidir. Bu aslında, farklı bir okumayla “günahların” halı altına süpürüldüğü ev içlerinin, birtakım normlarla bastırılmış bir toplumun çatırdamaya mahkûm eğreti düzeni olarak da yorumlanabilir. Üçlemeye adını veren kırmızı renk ise, filmdeki şehvet ve ölüm temalarını daha da dramatize edecek biçimde kullanılmıştır. Bunun yanı sıra atölyede metrelerce uzunlukta aşağılara sarkan renkli ipekliler, arkasından gölge gibi geçen insan figürleri, çıkrıktan boşalıp renkli suların içine kat kat yığılan kumaşlar, suya karışıp yayılan kırmızı boyalar müthiş bir film estetiği yaratır ve filmi görsel bir şölene dönüştürür.