04.01.2017

Kaçılamayan Bir Yazgı: Dogville’in Grace’i

“Grace: Köpekler sadece kendi doğalarına uyarlar. Neden onları affetmeyelim?

Bay Mulligan: Köpeklere pek çok yararlı şey öğretilebilir fakat her doğalarına uyuşta affedersen bunu yapamazsın”

Doğa, şeytanın mabedidir

“Doğa, şeytanın mabedidir” der Lars von Trier, Tarkovsky’e adadığı Antichrist(2009) filminde. Aristo “Fizik” kitabında fiziğin sınırlarını belirlerken o sınırların dışında kalan alana ise metafizik demiştir. O günden beri süregelen biçimde, fiziğin yani doğanın açıklayamadığı veya dışında kaldığı, mantık üretemediği konular; metafiziğin konusu olmuştur. Doğa ve Tanrı; tarih boyunca karşı-karşıya bırakılan ve bundan dolayı karşı-karşıya kalmak zorunda kalan iki kavram olarak göze çarpmıştır. Doğa ve Tanrı’nın bu önemli karşıtlığını bir kenara bırakacak olursak eğer, Lars’ın burada ki doğadan kastının kadın doğası olduğunu bilmek de yarar var. Nitekim XIX. yüzyılın ünlü filozofu Nietzsche, “üstün insana” giden yolu anlatırken; kadından uzak durulması gerektiğini öğütler. Lafını da sakınmaz bu konuda “Kadınlara mı gidiyorsun? Kırbacını unutma” der. Nietzsche’nin kadın doğasına yönelik bu karşıtlığı bunla da sınırlı kalmaz. İslamiyet ve Hristiyanlık dinlerini karşılaştırdığında; İslam’ın daha ataerkil oluşundan ötürü Hristiyanlıktan daha iyi olduğunu savunur. Nietzsche’nin Hristiyanlığa karşı tüm bu nefretinin özünde doğaya düşman bir Tanrı kavramı yaratılmasından ötürü olduğu bilinen bir gerçek. Doğa ve Tanrı’nın birbirine düşman olduğu bir zeminde, bu zemini oluşturanlara lanetler savuruyordu Nietzsche.

“Kadın” Lars von Trier’in sinemasının temeli

İlahi kaynaklı olduğuna inanılan dinlerin temelinde; kadın kavramının ilk günah anlamına denk geldiğini söyleyebiliriz. Nitekim Havva’nın Âdem’le olan hikâyesi bunun bir kanıtıdır. Doğa ve Tanrı’nın karşılıklı olduğu bir zeminde, ilk günahın yani şeytana yönelişin de kadınla ilk anlamına kavuştuğu bir ortamda; doğa ve kadın sözlerinin yan yana gelmesi kaçınılmaz bir yazgıydı. Nitekim Nietzsche kadının ilk günahtan sorumlu oluşunu ve bir sonraki günahtan da sorumlu olacağını düşünüp, erkeğin zayıf tarafına yani arzularına (kadına) kurban gideceğini söyler. Bundan dolayı kadın kavramından uzak durulmasını öğütler fakat bana kalırsa bu düşüncesinin bir başka nedeni ve asıl nedeni: Doğa ve Tanrı karşıtlığının sonucu olarak, doğanın tüm günahların kaynağı olduğu ve günahla olan ilişkisinden dolayı kadının da doğanın yerini tutacak olmasıdır. Yani kadın kaçınılmaz bir sonla Tanrı kavramının karşısında bulacaktır kendini. Nietzche’nin asıl nefreti bundan, Tanrı’nın yani dinin, getirildiği nokta itibariyle kadının (kadın doğasının) karşısında oluşundan. Tam bu noktada sözü sinemaya çevirelim, Tarkovsky bir röportajında tek başına bir kadının anormal olduğunu söyler. Tarkovsky’e sinema tarihinde bir halef arayacaksak, bu konuda ki en iyi örnek Lars olur sanıyorum. İkisinin kadın kavramıyla ve doğasıyla sorunlu bir ilişkileri var. Uzlaşamıyorlar ama üstüne gidiyorlar sürekli. İşte tam da bundan dolayı “kadın” Lars von Trier’in sinemasının kaçınılmaz yazgısı. Uğraşıyor, didiniyor ama kaçamıyor. Bir nevi kadim dinlerde ki kadın algısı adına günah çıkartıyor. Hemen hemen her filminin temelini, o anlamlandıramadığı kadın doğası oluşturuyor.  Hakikati gösteriyor ona işaret edebiliyor ama anlamlandıramadığı için anlatamıyor. Bu yönüyle muazzam bir sanatçı örneğinin karşısındayız, sanatın özü; ne yaptığını bilememekten gelir sonuç itibariyle.

Grace, sürekli affediyor

Kadın kaçınılmaz yazgısı demiştik, Dogville’in Grace’i bunun bir başka örneği. Nicole Kidman güzel oynuyor ki Grace’i; tüm acılarını, tüm sarsıntılarını onla berabermişcesine hissediyorsunuz. Büyük bir kudretten, güçten niye kaçtığını son ana kadar öyle güzeli saklıyor ki. Üstteki repliğe döndüğümüzde, köpek kelimesini çıkartıp yerine insanı ekleyerek düşünelim. Kavramsal olarak farklılık oluşsa da, anlamsal olarak herhangi bir bozulmanın meydana gelmediğini, pek tabii söyleyebiliriz. Doğası gereği insanın suça yatkınlığı, suç işlemeye yönelik kabaran iştahı, insanın kendi sonunu kendi elleriyle belirlemesine ön-ayak oluyor.  Nitekim Grace, sürekli affediyor. Doğaları gereği bunu yaptıklarını düşünüyor fakat öyle bir an geliyor ki o da affetmiyor. Hatta kıyıcılığı herkesinkinden daha sert bir şekilde gerçekleştiriyor.

İzlemeyenler için kısaca filmi tanıtıp, yeniden ara sokaklara inelim. Lars von Trier’in Fırsatlar Ülkesi: Amerika üçlemesinin ilk halkasını oluşturan filmde; Lars’ın sinemayı bir tiyatro sahnesi olarak kullanımına şahit oluruz. Belli bir sahnede tebeşirle çizilmiş bir kasaba vardır ve birçok şey hayal ürünüdür. Çoğu şeyin var olduğu hayal edilir. Olmayan kapıların varlığı için kapı çarpma sesleri gibi sesler kullanılır. Olmayan bir köpek için köpek sesi çıkartılır. Madeni temsilen sadece birkaç taş parçası vardır. Bu ve bunun gibi daha pek çok öğenin sadece var olduğu düşünülür. Tiyatro sanatının bu kadar etkin kullanıldığı filmdeki hikâye örgüsü ve yaşananlar ise Bertol Brecht’in yazdıklarını hatırlatır insana. Grace isminde ki karakterimiz, bir gangster çetesinden kaçıp kasabaya sığınır. Kasaba halkı başta kalmasını istemese de sonrasında razı olur. Devamında ise bu kalma olayını kendi lehlerine çevirtip Grace’ten yararlanmaya çalışırlar. Ana hatlarıyla film bunlardan oluşuyor.

“Grace: Demek ben kibirliyim. İnsanları affettiğim için kibirliyim öyle mi?

Bay Mulligan: Tanrım. Bu sözleri söylerken sözde alçakgönüllülük ediyorsun. Kimsenin senin yüksek ahlaki değerlerine erişemeyeceğinden kadar eminsin ki, herkesi bağışlıyorsun. Bundan daha kibir dolu bir davranış olamaz. Sevgili kızım, başkalarını affetmek için bulduğun bahaneleri kendin için asla kullanamazsın.”

Kibir; en büyük günahlardan birisi, filmin temeline baktığımız da, kibrin birçok karakterin içten-içe barındırdığı bir özellik olduğu ve onlar farkında olmasa bile zaafları olarak kibirlerinin kendini açığa çıkardığını görürüz.  Filmin bir diğer başrol karakteri olan Tom’un  (Paul Bettany) Grace kasabaya geldikten sonra; takındığı ilk tavır olan ve Grace’e karşı ilk bakış açısını oluşturan, kurtarılması, savunulması gereken bir ruh bakışının temelinde dahi kibrin yattığını görürüz. Tom, kurtarıcı olarak kendini görmüştür. Grace’i tek kurtarabilecek kişinin kendisi olduğunu düşünmüştür.

“Bazı insanları eğitemezsiniz, onları kötülük etmemeye ikna edemezsiniz. Kötülüklerini suratlarına vurunca sadece inkâr etmez, sizden daha da nefret ederler. Onları görmezden de gelemezsiniz. Cezalarını hak etmişlerse hak etmişlerdir. Merhamet her zaman en doğrusu değildir, en güzeli ve en ahlaklısı da değildir. Size kötülük edenleri mazur görmek, onlara anlayış göstermek, onların içindeki şeytanı ancak besler, büyütür. Affetmek belki de o insana yapabileceğiniz en büyük kötülüktür.”

Din, Hristiyanlık ve Yahudilik arasındaki ayrımlar, inanışlar, doğaya ve kadına bakış açıları, suça ve cezaya yönelik söyledikleri, bu kavramların tamamı Lars’ın sinemasında önemli bir yer tutuyor. Nitekim filmin başındaki Musa (Moses) isimli köpeği ilk fark ettiğim an, filmle ilgili kafamda teoriler dönmeye başlamıştı. Bir yanda; eski ahitin, Tevrat’ın öğretileri, diğer yanda; yeni ahitin, İncil’in öğretileri. Filmin sonunda eski ahitin oluşturduğu cezalandırıcı Tanrı kavramı üzerinde durulup, yani Musa’nın şeriatı uygulanıp ceza mı kesilecekti? Yoksa yeni ahitin oluşturduğu bağışlayıcı Tanrı kavramı üzerinde durulup affedilecekler miydi? Son sahneye geldiğimiz de sıkı bir Musa’nın şeriatına başvurma görüyoruz. Grace film boyunca yazgısından yani babası gibi insanları öldüren birine dönüşmekten kaçmaya çalışıyor. Sürekli bağışlayıcı olmaktan bahsedip, sürekli affediyor (bir nevi yeni ahitin izini sürüyor) fakat ne yazık ki, yazgısından kaçmayı beceremiyor. Kaçınılmaz son olarak Musa’nın şeriatı uygulanıyor ve ilginçtir ki kasabadan tek kurtulanın Musa (Moses) isimli köpek olduğunu görüyoruz. Yazının başında ki repliğe atıfta bulunacak olursak; insanlar her doğalarına uyup günah işlediklerinde onları affetmek yanlıştır. Bu yolla insanlara bir şeyler öğretemezsiniz.

“Çocuklu aileler var. Önce çocukları halledin. Anneleri seyretsin. Tek tek öldürün. Gözyaşlarını tutmayı başarırsa duracağınızı söyleyin.”

Kasabada ki herkesin öldürülmesi ve kasabanın yakılıp-yıkılması emrini verdikten hemen sonra der bunu Grace. Şiddetin, insanın en karanlık yanlarına, dürtülerine ulaştığında veya söz konusu olan adaleti uygulamaya geldiğinde, insanoğlunun ne kadar acımasız olabileceğinin en iyi göstergesidir bu söz. Din boyutuna dönecek olursak; Grace’in kasabadan elma dolu bir kamyonetle kaçmaya çalışması fakat kamyonetin dönüp-dolaşıp kasabaya geri gelme sahnesinde, ilk günaha yani cennetten atılmaya neden olan “yasak elmaya” ufaktan bir dokunuş görürüz. Filmle ilgili bir diğer ilginç nokta ise; Nietzsche ile paralellik içeriyor. Kadının erkeğin zaafı olduğunu söyleyen Nietzsche bir yan da kasabalının zaaflarını ortaya çıkaran Grace diğer yan da. Tabii birbirinden ayrılan noktaları da var ama benzer bir okumaya ait olduklarını söyleyebiliriz. Pek tabii kasabalının zaaflarını ortaya çıkaran bir erkek de olabilir ama Lars’ın sinemasının kaçınılmaz yazgısının devreye girmesi sonucu; kadını burada da görürüz.

“Temelde hayattaki her şeyden korkuyorum. Sinema hariç.”

Bu sözler doğrudan Dogville’in rahatsız yönetmeni Lars’a ait. Bir söyleşisinde, insanları germek, onların hoşuna gitmeyecek şeyler söylemek, onların asıl özelliklerini, aslında kim olduklarını açığa çıkartır, der. Sinemasının temel anlayışının bu olduğunu söylemenin hiçbir mahsuru yok. İzleyicisini genel olarak, rahatsız etmekten, onu germekten hoşlanan bir yapısı var. Bu yüzden filmlerinin geneline baktığımız da birçok rahatsız edici sahne görürüz. Dogville’in en ünlü sahnesi olan tecavüz sahnesi bunun bir örneği. Hatta o sahneyi çekmekle de kalmaz Lars, kamerayı gittikçe uzaklaştırarak sahnenin tamamını göstertir bize. Fark ederiz ki kasaba da herkes normal hayatına devam etmekte iken sadece tebeşirle çizilmiş bir evin içinde bir tecavüz anı yer almaktadır. Dışardaki herkes ise normal hayatına devam etmektedir. Son filmi olan Nymphomaniac (2013) ise bu rahatsızlık verme isteğinin en kanlı-canlı örneği sanıyorum. İki part şeklinde yayınlanan ve toplam dört saat süren filmin verdiği rahatsızlık hat safhada. Sanıyorum Tarkovsky ile aralarında ki en önemli fark bu. İkisi de hakikate işaret ediyor. Bir dertlerinin olduğunu belirtiyor ama Tarkovsky izleyicisine karşı çok şefkatli, Lars ise bir hayli öfkeli. Çitiledikçe çitiliyor seyircisini. Sürekli aykırı davranıyor. Hitler’i anlıyorum demesi bundan. Büyük tepki alacağını elbette biliyor ama dışlanan adam olmayı seviyor. Farklı olana, daha doğru olana, farklı olmadıkça işaret edemezsiniz demenin bir başka yolu. Karşısındakini rahatsız ediyor ki; asıl kimliğini, kim olduğunu görsün. Camus “insanı savunuyorum çünkü düştüğünü gördüm” diyor. Lars’ın yaptığı ise zorlayarak da olsa o düşen insanı açığa çıkarmak. Belki güzel bir şey çıkmayacak o insandan, sadece karanlık bir doğası olacak ama insanın, insani yönlerinin her haliyle açığa çıkması; istenen, arzulanan bir şey olsa gerek. Dogma 95 akımıyla ortaya attığı tezde ki elde dolaşan kamera şartı bile izleyicisini rahatsız etmek için bir numara sadece.

Son dönemin çok konuşulan ve bana göre en çok konuşulması, üzerinde en çok durulması gereken yönetmeni Lars von Trier. “bir film ayakkabının içindeki taş gibi olmalıdır” derken bile derdinin ne olduğunu az çok belli ediyor. Dünya sinemasının bu kendinden rahatsız yönetmenin her filmi bir öğreti niteliğinde, Dogville bunun sadece bir parçası. Her filmi apayrı bir okumaya tabii tutulup, ne kadar rahatsız olunsa da defalarca izlenmeli.