12.04.2018

Karakter Mutfağı: Arash

A Girl Walks Home Alone at Night

“Gece Yarısı Sokakta Tek Başına Bir Kız” 2014 yılının en ses getiren yapımlarından biri olmuştu. İran asıllı Amerikalı yönetmen Ana Lily Amirpour’un ilk uzun metrajı, “İran’ın ilk vampir filmi” olarak nitelenegelse de janr olarak vampir filmi kategorisine pek girmek istemiyor; türün sınırlarında dolanarak korku sinemasından, aşk filmlerinden ve Western’den rol çalıyor. Amirpour bu yapımda, İran gerçekliğinin derinlerine inerek kurmaca bir “Şehr-i Bad” yani Kötü Şehir yaratıyor. Her çeşit yozlaşmışlığa, kapıların ardında ve maskelerin altında ve kara çarşafların içinde saklanmaya çalışılan esas hayatlara gece yarısı eve tek başına yürüyen bir kız olan vampir (Sheila Vand) aracılığıyla tanık ediyor seyircisini. Aynı zamanda filmin adına ve protagonistin cinsiyetine yaslanarak beceriksizce feminist damarlarımızı bulmaya uğraşıyor. Ne var ki, filmde bu kızdan daha fazla gördüğümüz bir karakter vardır ve aslında her olay ve her kişi bir şekilde onunla bağlantılıdır: Arash.

James Deanvari Bir Çocuk  

Kafamızda bir sürü soru işareti ve beklentiyle filmi izlemeye başlıyoruz. Açılış sahnesi ekranda belirirken… o da ne? James Dean mı o? İran filmi izliyoruz ve karşımıza beyaz t-shirtü, kot pantolonu, havalı gözlükleri, ağzında sigarası ve aşırı cool tavırlarıyla dünyanın en ikonik yakışıklısı çıkıyor. Adını öğrenene kadar film içinde onu “James Deanvari çocuk” diye kodluyoruz aklımıza. Arash Marandi’nin aynı isimle hayat verdiği karakterimiz Badlands’in Kit’i kadar farkında değil kendisinin, daha ağırbaşlı bir profil çiziyor genelde. İlk sahnede onu bir kediyi çitlerin arasından gizlice alırken görüyoruz. Bir kedi sonuçta, üstelik çok da güzel, dolayısıyla üstünde durmuyor, göz yumuyoruz duruma izleyici olarak. Daha doğrusu Arash telepatiyle bizi ikna ediyor sanki yanlış bir şey yapmadığına.

Uyuşturucu bağımlısı babasıyla yaşayan Arash babası zehirlendikçe borca batıyor. Düpedüz rahatsız olduğu, aslında kendisini mecbur hissetmediği bu duruma verdiği en büyük tepki bile çok büyük olmuyor gibi geliyor bize. Kolektivist kültürlerin “aileme bakmalıyım” ,“ne olursa olsun o benim babam” gibi hislerini bazı davranışlarıyla açık ediyor aslında karakter. Ne yazık ki, Amerika’da doğup büyümüş bir yönetmen olarak Amirpour’un çizdiği yetersiz Arash profilinin içinde hareket edecek pek de bir alan bulamıyor, ne yaparsa yapsın yüzeyselin bir tık altına inemiyor oyuncu.

Daha filmin ilk dakikalarında muhtemelen hayatında sahip olduğu tek şey olan arabasını kaç gün çalışarak aldığını belirtme gereği duyan Arash, uyuşturucu satıcısının babasına yaptığı ufak bir ziyaret sonucunda kaybediyor onu. 2.191 günlük emeği bir hiç uğruna saniyeler içinde ellerinden kayıp gidiyor resmen; durumun çaresizliği, babasının pişkinliği bilindik bir atmosfer yaratıyor. Bir sonraki sekansta Arash’ı tekrar çalışırken görüyoruz, azimli bir genç olacak ki arabasını geri alabilmek için bir o kadar daha çalışmayı göze alıyor belli ki. Fakat her şeyin daha kolay bir yolu vardır, değil mi? Bazen bir çift küpeye bir el uzamı mesafedesindir bazense bir vampir senin için her şeyi çoktan çözmüş olur, en azından Şehr-i Bad’de.

Kötü Şehir’in Çakma Draculası

Arash borcunu ödemek üzere satıcı adamın evine geldiğinde vampir kızımız ziyaretini yeni sonuçlandırmıştır. Dolayısıyla evde karakteri bekleyen korkunç bir kan gölü olmasa da bir ceset, bir çanta dolusu para ve uyuşturucudur. Arash, yine olabilecek en az tepkiyi verir bu sahne karşısında. Kötü Şehir’in insanlara yaptığı budur belki de; içinde yaşayanları her türlü çirkinliğe karşı tepkisiz hale getirir, uyuşturur onları kendi yöntemleriyle. Üstelik, herkesin her şeyden bir çıkarı olabilir. Arash da arabasına kavuşmakla yetinmeyip durumu kendi lehine kullanmayı akıl ederek çantayı “yeni işine” giriş bileti olarak kullanır. Baktığınızda, muhtemelen hiç uyuşturucu kullanmayan ve babasından ötürü bu meretten tiksindiğini sandığımız kişinin yol kenarlarında, partilerde insanları zehirleme görevini üstlenmesi ironiktir.

Nihayet kendine siyah kumaştan bir pelerin yapar karakterimiz. Şimdi de Dracula olmuştur işte. Sanki hiç tam olarak kendisi olamamış birinin çırpınmalarıdır izlediğimiz. Günlük hayatta James Dean ve kostümlü partide Dracula’yı izleriz. Peki nerededir asıl Arash? Kimdir, nelerden hoşlanır, babasına bakmak ve çalışmak dışında neler yapar? Küpelerini aldığı kızı partide ister gibi görünür ama o da tam değildir sanki; kafası dumanlıyken gördüğü bir halüsinasyonun peşinden gider sadece. Sonra A Girl Walks Home Alone At Night’ın alametifarikası olan bomboş sokaklarda, tekinsizliğin orta yerinde, bir lambanın ışığı altında görürüz onu, başına geleceği bekler gibidir.

Vampir kızla ikinci kere karşı karşıya gelirler böylece. Acı bir pişti gibidir aslında durum; Dracula’nın çakma olduğu türünün orijinaliyle yan yana dururken belli eder kendini, hayattaki diğer her şey gibi. Bu sahnede birinin olduğu şeyi bir diğeri yansıtır. Arash ise her şeyden habersiz, ısıtmak ister kızı, pelerinini sarar ona. Siyah-beyaz bir aşk hikayesine evrilen filmde esas oğlan oluverir bir anda. Belki de ısırılacağını düşündüğümüz yerde, omzuna baş yaslanan bir adama dönüşür. Babası onu kutlar: “Aptal olmuşsun sen. Hayırlı olsun yakışıklı.” Aşıktır, Şehr-i Bad’in en ürkütücü yaratığına aşıktır hem de. Üstelik romantiktir. Klasik bir romans havası eser bu noktadan sonra yapımda. Bir türlü ortaya çıkamayan küpeler de sahibini bulmuştur böylece: “Şanslı küpeler!”

Kötü Şeyler Yapanlar Kulübü

Vampir, kendini bilir, “Beni tanımıyorsun, kötü şeyler yaptım.” diyerek uzaklaştırmak ister kendinden Arash’ı. Doğası gereği suçludur ve bundan üzüntü duyar belli ki. Arash da eksik kalır mı? O da kötü şeyler yapmıştır elbet. Babasını evden kovmuştur bir kere, daha ne olsun. Fakat kovulan babayı karşısındaki canavar katletmişse ne değişir onun için? Sokakta ölüsünü görünce yine yetersiz bir acı yahut pişmanlık yansır ekrana Arash’ın suratından ve tepkilerinden. Ne yapacağını bilemez bir panikle uzaklaşmak ister, ama yalnız değil. Kendini kızın kapısında bulur. Gidelim, derken ve çantalar hazırlanırken ve arabaya binilirken Badlands’den çok farklı olan bir Badlands daha izleriz sanki: Babasının katiliyle kaçıp gitmek isteyen bir genç.

Arash bilmiyordur bunu, fakat kediyi kızın evinde görünce şüphelenir. Uyuşturucu satıcısının ganimetlerini gördüğünde de parçalar yerine oturmuştur iyice. Maalesef biz anladığını yine onun ifadelerinden değil mantık yürüterek buluruz. Zira “bir terslik var” diyen şüpheli bakışlarından öteye gitmez yüz ifadesi. Sanki Arash’a yüklenen bu “ifade edememe” misyonu, biraz da vampir kıza benzetilmeye çalışılmasından ileri gelir. Ne var ki, gereksiz ve sığ bir hamle olmaktan ve film boyunca izlediğimiz şahane sinematografinin içeriğine gölge düşürmekten başka bir işe yaramamıştır. Nihayet Arash, yolda arabayı durdurup kendine tanıdığı bir hava alımlık düşünme süresinde karar vermiş gibidir ne yapacağına: Ne çıkar? Müzik dinleyip mutlu olabilirler yine de…