06.05.2016

Karakter Mutfağı: Niko Fischer

“Bir fincan kahve alabilir miyim?”

Berlin. Bu kez siyah, beyaz bir Berlin. İçinde barındırdığı sayıların sonsuzluğunda bir şehir. Şehir olmanın ötesinde kimilerince arzuların şehri, kimilerince yağmurdan kaçarken sığınılacak bir liman. Ya da taraf değiştirmenin cazibe odağına oturacağı bir sokak, bir cadde, bir gece kulübü ya da bırakın hepsini: Sadece Berlin işte. Orta Avrupa’da bir ülke, Almanya’nın başkenti. Pek çok bölge ve kültürde olduğu gibi diğer şehirlerinden daha az canlı, daha az hareketli, daha fazla resmi, daha çok sınırları belli ama onlardan daha çok karar verici. Gideceğin zamana ve döneceğin ana sen değil, Almanya karar verir, Berlin karar verir. Bütün varlığıyla sana açar kollarını. Kucaklar, sarmalar ve sımsıkı sarar seni; en içten samimiyetiyle. Renkli rüyalar apartında konaklamana izin verir. Kaç gece kalacağını sana bırakır ama check-out yapan sen değil, yine o olur. Berlin’de doğan, büyüyen, hukuk fakültesine giden ama yarıda kalan Niko için de şehrin tırabzanlarından atlama anı gelmiştir. Ancak o doğduğu, büyüdüğü şehrin arka sokaklarında değil, ön caddelerinde kaybolur. Her şeyi yarıda bıraktığı gençliğinde “baba parası” artık musluğu kapatma evresindedir Niko için. Ama o yürümek için zorunlu kılınan kağıtları nizamlı bir şekilde yol boyu dizmek yerine, kendine nizamsız bir tünel yapar. Elinde varolan para ne olursa olsun onun bilincinde nitekim harcamak için vardır. Ötesi, berisi düşünmek için zira fazla zahmetli ve büyükçedir. Bırakalım akışın üzerine geçirdiği amaçsızlaşma parkası rotayı çizsin. Beden kavramı için ruh içine kaçtığında mı yoksa doğum anında ilk solunan nefes mi canlılığı yaratır hala tartışıla dursun, Niko için bu doğum rotası tam da Berlin’de beş parasız yahut meteliksiz dolaştığı anlarda başlar. Her ne kadar karakter için sorunsalın başat figürü olarak bu parasızlık hali yola düşülen ilk harita gibi askıya alınsa da, karakterin öyküsü bu çıkmazdan önce içinde durduğu boşluğa dokunması ile cama yansır. Niko’nun yansıdığı her camda artık sadece Niko’yu değil, bu naif genç adamın cama yaz, kış demeden örtünen buharına tanık oluruz. Oldukça neşeli ve heyecanla atılan adımda cepler dolu doludur karakter için; mutluluk, heyecan, umut ve buna benzer ufak şeyler. Ama bunlar ne kadar sıkı sıkıya giydirilse de amacın üşümesine engel olacak kadar kalın örülmemiştir. Her fırsatta kenardan, kıyıdan göz kırpan titreyen bir amaç vardır Niko’nun dünyasında: Amacın yakın arkadaşı amaçsız.

Farkındalığın başladığı andan itibaren Niko’nun daha fazla kahveye ihtiyacı vardır. Daha büyük bir istekle oturduğu sandalye ya da bar taburesinde bir evvelkinden daha yoğun bir arzu ile kahve rica eder birilerinden.Vakit kahve için geçtir, kahve makinesi bozuktur ya da en basit haliyle tedarik edilemeyebilir. Uyanık kalmak için olabildiğince stop-motion bir planda üzerine koştuğumuz kafeine ulaşmak, her defasında yetişmek için koşulan ama yine her defasında kaçırılan ve durmamaya yeminli bir sabah otobüsü gibi. Sadece arkasından bakakalırız. Tıpkı Niko gibi. Yola başka bir alternatif ile devam eder adam. Rota vardır ama varılması gereken bir nokta yoktur. Yolda birileriyle karşılaşılır, son kez avuca para sıkıştıran ve bütün yükünden böylelikle terfi eden baba ile konuşulur, eski arkadaşlar ile belki karşılaşılır; sohbette beraber gülünecek bir şeyler aranır, hatta bulunur, gülünür, randevulaşılır, ikinci kez yan yana durulur ama bu bir sonrakiler için köprü değil, bir türlü suyun içinde ya da dışında durmayan basamaklar için bir karar anıdır. Sonrasında belki kafein bulunur, dahası bir fincan kahve! Belki.