04.08.2016

Karakter Mutfağı: Sean Maguire

Sean Maguire Good Will Hunting robin williams

Psikologtan öte, bir arkadaş…

 

Matt Damon ve Ben Affleck’in hayatlarının projesi olan, birlikte senaryosunu yazdıkları Good Will Hunting, pek çok bireysel filmin aksine, seyircisine pek çok şey vaat eden, etkileyici bir film olarak karşımıza çıkmıştı. Film kısaca matematik dâhisi olan Will Hunting’in, küçük yaştan beri yaşadığı fiziksel gerilimler, psikolojik sorunlar sebebiyle hayatını olması beklenenden farklı bir şekilde yönlendirmesini konu alıyor. Filmin ilk bölümünde genç adam hademe olarak çalıştığı okulda gizliden çözdüğü ödüllü matematik sorusu üniversite hocasının dikkatini çekerken, aynı zamanda bir kavga sırasında polise yakalanıp tutuklanır. Salınmasının iki şartı vardır: üniversitedeki matematik profesörü Gerald Lambeu’nun verdiği problemleri çözmek ve düzenli olarak psikoloğa gitmek. İşte Boston’da, kendi halinde psikoloji dersleri veren bir psikoloğu canlandıran Sean Maguire (Robin Williams) filmin bu ikinci bölümünde karşımıza çıkar. Önce psikolog şartını anlamsız bulan Will’in fikirleri zaman geçtikçe değişir, ikili arasında sağlam bir dostluk başlar.

Sean, tıpkı ‘Dead Poets Society’ filmindeki John Keating gibi (bu karakteri de Robin Williams oynamıştı) kendi mesleğinin getirdiği sorumluluklar haricinde içinde doğal bir öğretme, yol gösterme bilinci olan, kendi düşünsel dünyasının çatısını olgunlukla örmüş bir karakterdir. Tıpkı Will gibi güney Boston’da büyümüştür. Karısını, ruh eşini kanserden kaybetmiştir. Sean için karısının ne kadar anlam ifade ettiğini daha Will ile karşılaştıkları ilk sahnede, Will’in ileri geri konuşması üzerine söylediklerinden anlarız:

“Eğer bir daha karıma saygısızlık edersen seni bitiririm. Anladın mı şef?”

Ve Sean, Will ile yaptıkları bir sohbette karısı hakkında şunları der:

“Nancy ile evli kaldığım on sekiz yıldan pişman değilim. O hasta olduğunda tedavileri bırakmak zorunda olduğum altı yıldan da pişman değilim. Hatta iyice hastalandığı son yıllardan da pişman değilim.”

Filmde bu konu ile ilgili konuşmalara baktığımızda Sean’ın genel portresi çizilebilir. O, vefat eden karısına tanıştıkları günü ve saati hatırlayacak kadar bağlı, yaşadıkları en ufak anıları dahi anlamlandıran ve belki de tüm bunlar yüzünden saygıyı hak eden bir adamdır. Konu kadınlar olduğunda Will’e söyleyebileceği, söylediği şeyler bu sebepten havada kalmaz.

good will hunting

“Sen mükemmel değilsin. Seni şüpheden kurtarayım, tanıştığın kız, o da mükemmel değil. Asıl soru birbiriniz için mükemmel olup olmadığınız. Önemli olan bu.”

Sean’ı iyi, ‘karşısındakinin sorunundan önce karşısındakinin kim olduğunu’ anlamaya çalışan bir psikolog yapan başka bir etmen ise kanımca savaş görmüş olmasıdır. En iyi arkadaşını savaşta kaybetmiş, Vietnam Savaşı’ndan sonra askerleri tedavi etmeye çalışmış, bu konuda kitaplar yazmıştır. Sean, yukarıda yazdığım konular için belki de dünya sinema tarihinin en etkileyici monologlarından birinde şöyle der:

“Eğer sana sanat hakkında soracak olsam bana okuduğun kitapları satmaya kalkışacaksın. Michelangelo, hakkında çok şey biliyorsundur. Çalışmaları, politik etkileri, papayla ilişkileri, cinsel tercihi… tüm çalışmalarını söylersin, değil mi? Ama iddiaya girerim Sistine Kilisesi’nin nasıl koktuğunu söyleyemezsin. Çünkü oraya gerçekten gidip o güzel tavana bakmadın, görmedin. Eğer sana kadınları sorsam herhalde bana neleri sevdiğin hakkında bir sürü şey sayarsın. Belki birileriyle bir iki kere yatmışsındır da. Ama bir kadının yanında gerçekten mutlu bir şekilde uyanmanın nasıl hissettirdiğini söyleyemezsin. Zor bir çocuksun. Sana savaşı sorsam Sheakspeare’den bahsedersin değil mi? “Bir kere daha yaklaşıyoruz dostlar.” Ama hiç savaş görmedin. En yakın arkadaşının kafası kucağında son nefesini verirken sana nasıl yardım dileyerek baktığını görmedin. Sana aşkı sorsam muhtemelen bana bir soneden alıntı yapacaksın. Ama bir kadının karşısında hiç tamamen savunmasız kalmadın. Sana gözleriyle hükmedebilen bir kadının, adeta tanrının sırf senin için, seni cehennemin derinliklerinden kurtarmak için dünyaya indirdiği bir melek olduğunu hissetmedin. Onun meleği olmak nasıl bir şey bunu da bilmiyorsun. Bir aşkı sonsuza kadar paylaşmayı… Her şeye rağmen, kansere rağmen… Bir hastane odasında iki ay boyunca elini tutarak sabahlamak ne demek bilmiyorsun. Doktorun gözlerine baktığında “ziyaret saatleri” kuralının anlamsız olduğunu görmesi ne demek bilmiyorsun. Gerçek kayıp ne bilmiyorsun; çünkü bu sadece birini kendinden daha fazla sevdiğinde olur. Birini bu kadar sevmeye bile cesaret edememişsindir. Şimdi sana bakınca kendine güvenen, akıllı bir adam görmüyorum. Ürkek, işe yaramaz bir velet görüyorum. Ama sen bir dâhisin Will, kimse bunu inkar edemez. Kimse senin derinliklerini anlayamaz. Ama sen sırf bir resmimi gördün diye hakkımda her şeyi bildiğini sandın, hayatımı yorumladın. Yetimsin, değil mi? Sırf Oliver Twist’i okudum diye senin hayatının zorluklarını, kim olduğunu, ne hissettiğini anlayacağımı mı düşünüyorsun? Bu seni betimler mi? Şahsen umrumda bile değilsin çünkü senden bir şey öğrenemem. Sen kim olduğunu anlatmak istemezsen lanet bir kitap okudum diye seni anlayamam. Anlatırsan ben varım. Ama sen bunu istiyor musun? Söyleyebileceklerinden korkuyorsun. Sıra sende şef.”

Bu konuşma, ilişkilerinin başında, karşısındakini kim olduğu farketmeksizin önemsemeyen Will’i değiştiren konuşma olur. Aynı zamanda filmin akışından bağımsız biz seyirciler için de önemli bir monologdur bu. Çünkü okumak ve yaşamak arasındaki farktan bahseder Sean. Ön yargıların kırılganlığı, karşılıklı güvenin inceliği ve hayata ve insanlara karşı ördüğümüz duvarlar konusunda sorgulatıcı bir ders alırız.

Film ilerledikçe Will ve Sean karşılıklı güven aşamasını geçip arkadaş olur. Artık çözmeleri gereken farklı bir sorunları vardır: ’Will hangi işte çalışacak?’

Üniversite matematik profesörü Gerald Lambeu, Will’in matematikle ilgili üst düzey bir işte çalışmasını, dünyaya bu şekilde katkı sağlamasını ummaktadır. Sean, Will ile bu konuyu konuşurken bir şey farkederiz. Bireyin meslek seçimi; onun geçmiş problemlerinin, gelecek kaygılarının ve psikolojik gel-gitlerinin şekillendirmesi gereken bir şeydir. (Türkiye’dekinin aksine!) Yani çok iyi düzeyde matematik, fizik bilen birisi eğer seviyorsa çok iyi bir cam ustası olabilir, bu şekilde mutlu da olabilir. Ancak toplum baskısı (ki bu durumda Gerald Lembau) bireyleri başarısız hissettirirken, özgür düşünmelerine, geniş bakabilmelerine engel olur. Sean Maguire, Will’in geleceği şekillenirken Gerald’la büyük bir kararlılık ve duruşla mücadele eder.

“Seni suçlamıyorum. Bu seninle ilgili değil, seni matematik budalası. Bu çocuk hakkında. O iyi bir çocuk ve onu tıpkı şuan beni mahvetmeye çalıştığın gibi mahvetmene, onu da başarısız hissettirmene izin vermeyeceğim.”

Yani Sean, Will için şunu düşünmüştür: “Kendini, ne istediğini bil, sonrasında yolunu rahatlıkla çizebilirsin.” (bkz. Matrix: Temet Nosce) Aslında bu hepimiz için böyledir. Özel hayatımızda ya da çalışma hayatında asıl mesele bireylerin bizden ne beklediği değil, bizim ne yapmak istediğimizdir.

Sean, filmin sonuna doğru Will’e düşündüğü pek çok şeyi aktarmış, onun savunma mekanizmasını biraz da olsa yıkıp korkmamayı öğretmiştir. Will de tıpkı bir arkadaşı gibi Sean’a ‘karısının kendi yoluna devam etmesi için engel olmadığını’ söyler, yıllar sonra Sean’ın kilitli düşüncelerini kıpırdatır. Filmi sonunda yollar ayrılır, geriye neşeli bir elveda kalır.

Film, adından da anlaşılacağı gibi Will Hunting karakterine ağırlık verir. Ancak yazılan senaryo ile filmi anlamlandıran karakter Sean Maguire’dir. Daha önce pek çok kez eğitici rolleriyle gördüğümüz Robin Williams, bu hafif çatlak, komik, biraz serseri ama dopdolu adamı canlandırırken gayet başarılı bir iş çıkarmıştır.