04.08.2018

Kelebekler: Karaçelik’in Cesaretinin Ürünü

Bir Aile Dramedisi

Tolga Karaçelik’in yönetmenliğini yaptığı son filmi Kelebekler Sundance Film Festivali’nden En İyi Film ödülü ile dönmüş, Türkiye’de de sinemaseverler tarafından heyecanla karşılanmıştı. Geçtiğimiz mart ayında ülkemizde sinemalarda oynayan film,  kaçıranlar ve izlemeye doyamayanlar için bugün yeniden vizyona giriyor.

Babam ve Oğlum’un başarısıyla daha da yaygınlaşan, insanımızın izlemeyi en sevdiği filmler arasında kuşkusuz aile filmleri başı çekiyor. Kültürümüzde daha çok “aile draması” olarak tezahür eden bu tür yapımların arasına –ağlatanlar kadar sevilmemek koşuluyla- komediler ve suç filmleri de katılıyor. Kelebekler’de ise Karaçelik tam bir “dramedi” koyuyor ortaya. Drama ve komedinin iç içe geçtiği, ağlatırken güldüren; güldürürken ağlatan bir tür yani…

Kelebekler: Duygularla Konuşan Bir Film

Bu noktada değinmemiz gereken önemli bir nokta var o da yönetmenin bir önceki filmi Sarmaşık. Üç yıl önce Sarmaşık’ı izleyen herkesin aklında bir Tolga Karaçelik algısı oluşmuştu. Bunu filmin başarısına, özgünlüğüne ve yönetmenin sembollerle kurduğu o delişmen ilişkiye yoruyoruz elbette. Sonuçta yönetmen tamamıyla seyircisinin aklıyla, filmi izlerken inşa ettiği zihinsel süreçle konuşuyor; onu izlediği filmin olabildiğince dışına taşıyordu. Haliyle bu sene Kelebekler’i izlemeye karar veren herkeste belli bir beklenti vardı ve filmi gördükten sonra bu iki yapımı karşılaştırmamak elde değildi. Zira bu kez Karaçelik kamerasının dilinin duygularımızla konuşmak üzere ayarlayarak düşündürmekten çok hissettirmeye odaklanıyor. Buradan elbette ki “Sarmaşık’ta hisler önemli değildi” yahut “Kelebekler düşündürmüyor” gibi bir sonuç çıkaramayız, ama her iki filmde de ön planda ve geri planda olan unsurlar olarak ele alabiliriz bu durumu.

Esasında Tolga Karaçelik’in bu ani değişiklikle zor olanı yaptığını, hatta buna cesaret ettiğini söylemek yanlış olmaz sanıyorum. Düşünün bir kere, sizden belli bir kalıpta yeni filmler çekmenizi bekleyen bir kitleniz var ve siz çıkıp bambaşka bir şey çekiyorsunuz! Belki mevcut hayran kitlesini kaybetme pahasına farklı bir yoldan gitmekten çekinmemesi, yeni kitleleri kendi sinematik dünyasına buyur etmesi sanatçının cesaretini yansıtır, öyle değil mi?

Kopmuş Aile Sendromuna Hapsolmuş Klişeler

Gelelim, Kelebekler’in konusuna. Bir aile dramedisi olduğunu zaten söylemiştik en başta, ama biraz daha özele girersek “kopmuş aile sendromu” diyebiliriz. En azından Türk sinemasında bir aile filmi çekiyorsanız en önemli kriter “artık görüşmeyen aile bireylerini yeniden bir araya getirmek”tir (Babam ve Oğlum’u hatırlayın ve daha nicelerini). Burada da genç-orta yaşlarını sürmekte olan üç kardeş söz konusudur. Önce hepsinin kendi hayatlarından parçalar izler, nasıl insanlar olduklarına dair fikir sahibi oluruz. Sonra bir araya gelmelerini gerektiren bir durum oluşur ve büyük abi Cemal (Tolga Tekin) Almanya’dan kalkar ve birleştirici unsur olarak İstanbul’a gelir -astronotluk hayallerini de yanına katarak tabii-.

Cemal ekipteki “tutkal” görevini görür öyküde; küsenleri barıştırmak, vazgeçenleri geri kazanmak kısacası birlik beraberliği sağlamak onun görevidir, e abidir sonuçta. Kenan (Bartu Küçükçağlayan) ise oyunbozan, huysuz, geçimsiz ama mizah yüklü olandır. Film boyunca hep ikna edilmeye çalışılır. Tekne kazıntısı, dolayısıyla da ekibin en yaralısı rolü de böylelikle Suzan’a (Tuğçe Altuğ) kalır. Bu üç karakter, yaşamın farklı duraklarından çıkıp gelerek, babalarının cenazesine yetişmek üzere yola koyulurlar. İşte film de burada bir yol filmine evrilir. Eh, yol filmlerinin vazgeçilmez ögelerini ezbere sayacak sinema seyircisi için çok da şaşırtıcı olmayan bir yolculuk başlar böylece. Yol şarkıları, yer yer karakterler arasında çıkan tartışmalar, müthişe yakın manzaralar ve mola duraksamaları ile film gerekli her türlü malzemeyi barındıran leziz bir yemek tadında izlettiriyor kendini.

Kelebekler bu kısmıyla biraz Yeşim Ustaoğlu’nun 2008’de çektiği “Pandora’nın Kutusu”nu andırıyor. Orada da üç kardeş uzun zaman ardından kaybolan annelerini bulmak üzere köylerine doğru bir araba yolculuğu yapmak zorunda kalıyorlardı. Derya Alabora, Ovül Avkıran ve Osman Sonant’ın şahane performansları göz dolduruyordu ve karakterlerin bazı açılardan Cemal, Kenan ve Suzan ile kesişen özellikler taşıdıklarını söylemek mümkün. Nihayetinde, bir aile dramasında kardeşlerin belli başlı “tip”leri yansıtması şaşılacak bir durum olmasa gerek. Ne var ki bu, filmin yer yer klişeler barındırdığı gerçeğini değiştirmiyor. Üstelik Ustaoğlu’nun filminin aksine Karaçelik senaryo ile otuz beş senelik bir boşluğu da zar zor dolduruyor (dolduramıyor).

Doğal ve Güçlü Oyunculuklar

Zaten birbirinden ayrı büyümüş olan ve yıllar sonra hiç konuşmadıkları, son nefeslerinin tüketen babalarını görmek üzere toplanan bu üç kardeşin elbette kırılma noktaları, içinde bulundukları durumun yükü altında ezileyazdıkları anları olacaktır. Öyle ki bu fevkalade gerginlik, tasa, gizlenmeye çalışılan keder ve özlem ekrana öyle bir yansıtılıyor ki filmin büyüsüne kapılıp gidiyorsunuz resmen. Oyuncuların ise bu işin üstesinden ustaca geldiğini, karakterlerin ruh hallerini yansıtma biçimlerinin doğallığı ve güçlülüğüne bakarak rahatça söyleyebiliyorsunuz. Özellikle Suzan’ın patlama anları, belki başka bir aktris olsa zorlama görünebilecek anlar, Altuğ’un kendinden emin pozları ve rolünü içselleştirmesi sayesinde bir su gibi akıp gidiyor. Keza, meşhur tavuk patlama sahnesinde Kenan’ın tepkileri ekstra övgüyü hak ediyor. Tavukları patlatma fikri başlı başına bir olaysa da Bartu Küçükçağlayan bu olayı nirvanaya taşımayı biliyor.

Bu zorlu, bir o kadar da keyifli yolcuğunun sonunda ise onları köyde bekleyen bir cenaze ve başlarına gelecek pek çok olay vardır. Bir yandan kendi çocukluklarıyla, kendi travmalarıyla, affedemedikleri babalarıyla baş etmeye çalışırken diğer yandan kadroya yeni dahil olan marjinal köylü karakterler arasında yollarını bulmaya çalışacaklardır. Serkan Keskin ve Hakan Karsak’ın ortaya koyduğu muhtar ve imam karakterlerine bakarak Tolga Karaçelik’in taşra hayatını anlatırken çok doğru bir iç görü yakaladığını söyleyebiliriz. Belki de bu karakterleri kendisi de çok sevdiğinden ineceği durağı kaçırmış bir yolcu gibi bir sonraki durakta inip bir de aynı yolu geri dönmek zorunda kalmış yönetmen; sonuçta imam ile muhtarın diyalogları tadı kalmayıncaya dek uzamış.

Sonuç olarak Kelebekler “eğlenmeye gittik gülmedik” de “ağlamaya gittik ağlamadık” da dedirtmeyecek türden bir film olmuş. Bu filmi “insanlara iyi gelsin diye” yaptığını söyleyen Karaçelik, gerçekten de hislerimizi yönetmeyi, duygularımızla konuşmayı iyi biliyor ve bizi sinema salonundan mutlu uğurluyor.