25.10.2021

Kerr: Anlamsızlık Bulutu

“Santiago Nasar, onu öldürecekleri gün, piskoposun geleceği gemiyi karşılamak için sabah saat 05.30’da kalkmıştı…”[i]

Gabriel Garcia Marquez’in Kırmızı Pazartesi romanının ilk cümlesiyle başlıyorum çünkü Kerr’in atmosferine daha yakın başka bir atmosfer aklıma gelmiyor. Bu atmosferin muhteviyatı -özellikle kasaba ahalisinin cinayet karşısında suskunluğu ve vurdumduymazlığı- göz önüne alınca filmde sanki herkesin bildiği cinayetin bir benzeri daha işlenecekmiş havasını alıyoruz.

Film, bir istasyonda işlenen bir cinayete tanık olan başkarakterin polis istasyonunda soluğu almasıyla başlıyor. Bu cinayetle ilgili ifadesini verdikten sonra polisler tarafından kasabada kalması -nedendir bilinmez- yönünde talimat veriliyor. Tuhaflıklar silsilesinin başlangıcı oluyor bu. Bundan sonra kasabada bir sürü tuhaf diyaloglara girmek zorunda kalan Can kasabadan kurtuluş reçetesini bulmak için çabalarken üstüne sokağa çıkma yasağının gelmesiyle iyice köşeye sıkışıyor.

Anlamlı Anlamsızlık

Tayfun Pirselimoğlu, filmi sembollerle örülü bir şekilde kurmuş olup bu sembollerin ortaya çıkardığı alegorik, kapalı ve karanlık anlatımı filmin sunumunda kullanmakla beraber bu kullanımı da ince ince işlemektedir. Filmde bir “anlamsızlık bulutu” gezmektedir. Bu bulut “anlamsızlık” yağdırarak hiçbir köşeyi kuru bir şekilde bırakmadan ilerlemektedir. Bu anlamsızlık aslında filmin tamamına baktığımızda anlamlıdır. Çünkü anlam dediğimiz şeyin kendisi anlamsızlıktan doğar. Aynı “hayatın anlamı nedir?” sorusunun hayatın anlamsızlığından doğması gibidir. Bu, anlamın nesnelerle değil; dille ilgili bir mesele olduğu durumudur. Buradaki mesele bir özellikten ziyade ondan söz ediliş tarzındadır. Can’ın “Hiçbir şey anlamıyorum, hiçbir şey.” demesi ile ahaliden birisinin “Anlayıp da ne yapacaksın böyle işte.” demesi arasındaki bağlantı anlam meselesine ışık tutan konuşmalardan bazılarıydı.

Filmde bir çukur/kuyu alegorisi mevcut olup bana kalırsa film bunun üstüne düşündürtmek istemektedir. Can’a sorulan delikte ne görüyorsun sorusu bunu somutlaştıran bir örnektir. Can ise delikte kendini gördüğünden bihaber şekilde deliğe bakmaktadır. İçine düştüğü çukur onu o kadar derine çekmiştir ki, Can bunun içinde yaşadığını unutmuştur. Çukurun etrafında oluşan buz tabakası onun görüşünü engelleyen mefhumların başında gelir. Pirselimoğlu yaptığı finalle bu çukurun hatta ve hatta kendi hayatlarımızdaki çukurların farkına varmamızı yoksa o çukurun içinde aynı Can gibi uygunsuz zamanda[ii] yok olacağımıza işaret etmektedir. Varolma hazzının ölüm korkusuyla birleştiği bir ruh halini ustalıkla yansıtan Pirselimoğlu yaptığı seyirci tarafından pek de anlaşılmayan Coen’vari finalle bunu taçlandırmıştır. Zamanında ölmeyi beceremeyen kişi uygunsuz zamanda yok olur” anlayışı ile de filmi sonlandırmıştır.

Tekrarlarla Yaşamak

Kerr bize sunduğu tekrarlayan diyaloglarla beraber bir “tekrar yaşamı” sunuyor. Bu tekrarın öznesi ise ölüm. Kerr filmi “ölüm” teması üzerine kurulu. Bu ölümler kasaba halkının vurdumduymazlığıyla birlikte sanki bir oyunmuş gibi hissettiriliyor. Oyunlarla Yaşayanlar’ın başkarakteri Coşkun’un söylediği gibi: “Oyun nerede bitiyor, hayat nerede başlıyor, hiç anlamıyorum. Hayat nerede bitiyor, ölüm nerede başlıyor? Ölümün bize bu kadar yaklaşmasına neden izin veriyoruz anlamıyorum.”[iii] Bu anlamamazlık bizi tekrara sürükleyen şey belki de. Babana benziyorsun yahut benzemiyorsun diyaloglarının alt metninde yatan şey de bu. Bu tekrarları bir tekerleğin dişlileri misali dönmesine izin veriyor. Film boyunca dönen bu dişliler tekrar tekrar dönmekten kendisini alamıyor. Aynı hayatın bir döngüsel zeminde ilerleyişi gibi. Kerr bu tekrarlardan beslenen, alegorik anlatımıyla ve de akıldan çıkmayan ritmik müzikleriyle izlenilmesi için biraz da çaba gereken ancak alt metnini de dolduran bir anlatıma sahip olmasının yanında anlamsızlıklar üstüne kurulu olup bu anlamsızlığı anlama çabasının anlamsız olduğu bir film.

[i] Gabriel Garcia Marquez, Kırmızı Pazartesi, Can yay, 2015, s.11.
[ii] Byung Chul Han uygunsuz zamanı tanımlarken bu kavramın bir anlamının da “zaman olmayan zaman” olduğunu vurgular. Zamanı bir bakıma anlamsızlaştıran bu tanım oluşsal olarak zamanın var olmamasına işaret ederken bu varolmayış aslında uygunsuz zamanın muhteviyatını da açıklar. Kerr filmine bağlayacak olursam Can da bu anlamsızlık içinde ölmemiş, yok olup gitmiştir. Tayfun Pirselimoğlu’nun vurgulamak istediği şey zannımca budur. Uygunsuz zaman üzerine derin bir şekilde bakmak isteyenler için bkz: Byung Chul Han, Zamanın Kokusu, çev: Şeyda Öztürk, Metis yay, 2019.
[iii] Oğuz Atay, Oyunlarla Yaşayanlar, İletişim yay, 2015, s.90.