14.09.2019

Kız Kardeşler: Sınıf ve Kadınlar

Kaan KAVUŞAN

Bu yazıya oturmadan önce, Emin Alper’in son filmi Kız Kardeşler hakkında Berlinale sırasında yazılanları okudum, dış basında çıkan haberlere biraz baktım. Kadın karakterlerin kuvvetli oluşundan lafı açıp feminist dramadan bahsedenler de var, Türkiye taşrasının hoş bir görsel imajını çizdiğini düşünen de. Ülkemizde de yine sinematografik açından şık karelerin hatırına mı bilinmez, “bir taşra güzellemesi” olduğuna dair haberler çıkıp durmuş. Filmin bu saydıklarımla ancak ufak bir akrabalığı olduğunu tahmin ediyorum. Kız Kardeşler, taşrada yaşanan yokluğu ve bu hayatın getirdiği zorunlulukları güzelleyerek anlatmaktan ziyade, tam aksine bu insanların alın yazısına dönüşen kaderini sunuyor bizlere.

Çok çok isabetli bir şekilde, yaşananların, o insanların gündeliği ve gerçekliği oluşunun vurgusu, belki de bu yazıların sahiplerine, göze tutulan fener etkisi yapmalı. Çünkü burada neredeyse bir taşra yeni-gerçekçiliğinden söz etmek mümkün. Besleme olarak kasabaya gönderilmiş üç kız kardeşin, teker teker baba evine dönüşüyle eş zamanlı olarak yeşermiş olan tarların güzelliği bizleri aldatıyor ve her şey yolundaymış gibi algılatabiliyor belki de…

Oysaki hiçbir şey yolunda değil. En büyük ablanın bakmak zorunda olduğu bir bebeği ve yarım akıllı bir kocası var. Baba evine dönmüş, sonra da çaresiz kalıp evlenmiş. Ortanca kardeş besleme gittiği evin çocuğuna “hafifçe bir fiske” vurmuş. Baba evine dönmüş. En küçük kardeş, evdeki trajedinin ardından babasının yanına geri gönderilmiş. Hepsi birey olarak güçlü karakterler olmasına rağmen, bir şekilde dünyanın dönüşünün kurduğu kapana ayaklarını kaptırmışlar. Hiçbiri halinden memnun değil, hepsi tuzaktan ayak çekmek istiyor. Baba ise kara kara düşünüyor; ben bu kadar boğaza nasıl bakarım, bu çocuklar nasıl okul okur, nasıl büyür, hasta olurlarsa ne yaparım… Hatta baba öyle takmış ki buna kafayı, en trajik olaylardan sonra bile, kızlarından birini besleme olarak vermek istediği kentli Necati Bey’e duygusuzca bu konudan bahis açabiliyor. Bu, insanın en temel ihtiyaçlarının tehlikede olduğu bir zamanda nasıl da kendine ve ailesine yabancılaşabileceğini gösteriyor.

Özetle “feminist drama” yakıştırmasını doğru bulmamakla ve sınıfsal meselelerin çok daha önde olduğunu düşünmekle beraber, filmdeki erkek aklının kadınlarının aklının yarısı kadar olmadığını da kabul edebilirim. Ama bu daha çok “feodal kalıntıların” hikayesi. Dolayısıyla ataerki bunun bir parçası olsa da bütünü değil. Bu, kadınların gücünü anlatmak için kurulmuş bir film hiç değil.

Romantik bir taşra hikâyesi değil

Film gerçekten de başka yazılarda da belirtildiği üzere Çehovyan bir şekilde ilerliyor. Ya da artık her ateş başı, her taşra rüzgârı, her öykü bize onu hatırlatıyor. Hangisi söylemek güç ama gerçeği ateş başındaki bir anlatıcı misali anlatan Çehov’un köy öykülerin tadının alınabileceği aşikâr. Öte yandan Çehov’dan bahsedince deyince artık akla Bir Zamanlar Anadolu’da’nın da etkisiyle Nuri Bilge Ceylan ve Ercan Kesal’ın isimleri gelmeye de başladı. Haliyle fragman ilk kez ortaya çıktığında, film “Nuri Bilge Ceylan çakması mı acaba?”, “Sinemacılar da iyi dadandılar taşraya” sözleri sinefillerce edilmeye başlamıştı. Her Çehov atmosferini NBC’ye bağlama eğiliminden kaçınmak lazım, çünkü bu film, kesinlikle bir NBC kopyası değil. Bu, bir Emin Alper filmi. Ve önceki filmleri kadar politik bir alt okumaya tabii tutulamayacak olsa bile, sosyal bir gerçekliğin tarifini yapmaktan kaçınmadığı için politikadan da azade değil.

Üstelik “taşra sineması” klişelerinin pek çoğunu da kullanmıyor. 60’ların tipik sol taşra filmlerinin izleği yok; şive dozunda, çiftçinin tarladaki emeğinin ağa tarafından sömürülüşü konunun dışında. Burjuva bakış açısıyla taşra da değil bu; buradan burjuva anlatısına uygun bir şekilde, başarı hikayesiyle çıkmak isteyen, kendini keşfeden, kişisel gelişim kitaplarından fırlamış karakterler yok. Bir çıkış isteği var ama besleme yani “yarı-köle” olabilmek için. Hayallere yer yok, “inanırsan başarabilirsin” vaazı yok. Burası buz gibi, olduğu haliyle taşra. Aydın bunalımlarıyla gözlemlenmiş bir taşra değil, köylünün kendi gözünün bebeğinden taşra. Olanca “karanlığına” ve sertliğine rağmen rağmen, güneşin tepede açtığı, çimenlerin yeşerdiği, havası temiz taşra.

Kız Kardeşler’in meselesi

Emin Alper’in diğer filmleri Abluka ve Tepe’nin Ardı belli tezleri olan, bir şeyler söyleyen filmlerdi. Ben şahsen ikisini de Kız Kardeşler’den fazla sevdim. Ancak bu filmin de hakkını yememek lazım; Kız Kardeşler’in daha az kompleks olmakla beraber bir meselesi var ve diyalogların yürüttüğü, akışı dalgasız ve berrak, estetik olma çabasında da başarılı bir film. Emin Alper’in filmograsinde de başka yerde duruyor. Belki zaman geçtikçe daha da çok sevilir.

Neymiş o mesele derseniz, filmin sonunda baba kızlarına soruyor ya, “Dedemin anlattığı üç namkör kızın masalını anlatam mı size? Anlatma demekle olmaz. Dedemin anlattığı üç namkör kızın masalını anlatam mı size? Anooo, biz hapı yuttuk demekle olmaz. Dedemin anlattığı üç namkör kızın masalını anlatam mı size?” diye; muhabbet bu kısır döngüye girerken, biz de biliyoruz ki bu filmin açmazı belki de hâlâ Güneydoğu’nun, belki İç Ege’nin, belki de Batı Karadeniz’in bir köyünde dönüp dönüp duruyor…