03.12.2017

Körfez: Anlamın ve Anlaşılmanın Ötesinde

“Ben gişeyi kapatacağım. Çekmecedeki bilet paralarını sayıp demir dolaba kitleyeceğim. Bütün bu olanları bilmeden evlerinize, ocaklarına çekileceksiniz. Ama onların bize değmeden akan hayatları İzmir Postası’nın fırfırlı ışığı gibi, sazların gece kuşlarının arasında akıp gidecek. Eski ceviz gerinecek. Yarın rüyasını şimdiden görecek.”

İzmir Postası’nın Adamları / Ahmet Büke

Çekimlerine 2016 yılında başlanan Körfez filminin, yeterli bütçe oluşturulamadığı için çekimlere bir süre ara verilir. Nihayetinde film 74. Venedik Film Festivali‘nin Eleştirmenler Haftası bölümünde dünya prömiyerini yapar. 24. Uluslararsı Adana Film Festivali – Jüri Özel Ödülü, 54. Ulusal Yarışma – En İyi Senaryo Ödülü sahip olur. Yönetmen koltuğunda ise Süt, Unutma Beni İstanbul ve Sesime Gel gibi filmlerin yapımcılığını üstlenen aynı zamanda Hoşgeldin Lenin belgeselinin yönetmeni Emre Yeksan vardır. Yönetmenin ilk uzun metrajı olan Körfez’in senaryosunda ise edebiyatçı yazar Ahmet Büke yer almaktadır. Daha önce Özcan Alper’in Rüzgarın Hatıraları filminin senaryosu yazan Ahmet Büke bu filmde de isminden söz ettireceğe benziyor.

Eşinden boşanan Selim’in sıkça içsel yolculuk yaptığı ve bir yandan da metaforik öğelerden oluşan anlatım tarzıyla İzmir’e dönüşünden bahseden film, bizi büyülü bir havayla anlatılan yolculuğa çıkarır. Selim’in başından geçenlerin hiçbir şekilde anlatılmaz fakat kullanılan üslupla duyguyu izleyici ye geçirmeyi başarır.

Hikâyenin başında kullanılan “fal” denemesi aslında filmin bütünlüğüne dair sağlam bir ipucu içermekte. Geleceği istediğin kadar planlasan da başından geçenleri hiçbir açıdan yönetemeyeceğinin ve olup bitenlerinin senin hayatını yönlendireceğinin altı her karede çizilir ve gözümüzün önünde durur.

Bir yaşam biçimi olarak aylaklık

Körfez filmi sadece Selim’in başından geçenleri değil asıl olarak başından geçecekleri anlatan bir bakış açısına sahip. Bu anlatım biçimi ise Türk sinemasında aşina olmadığımız büyülü gerçekçi bir şekilde işleniyor. İzmir’e dönen Selim tam da Cortazar’ın şu dizeleri karşılanıyor ”Her şey öyle yalnız… Öylesine bırakılmış ki…”

Edebi derinliği oldukça güçlü olan filmin özellikle başlangıç dakikalarında, marangozcuların kerestelerin içerinde kurt arama sahnesi, başroldeki karakterin zihninin içine giden bir yolculuğa dönüşür. İşçilerin kerestelere her dokunuşu, Selim’in belleğinde kuş cıvıltılarına döner. Algı kapılarını zorlayan akış, oldukça minimal çekim teknikleriyle göz doldurmakta, açıların ve sahnelerin çok iyi planlandığı filmde psikolojik bir atmosfer yaratıldığını söylemek de mümkün.

Selim’in yalnız ve gözlemci bakışı, seyirciyi sahneyle birleştiren ara bir yol açıyor. İzleyici bir anda üçüncü göz olup filme dahil oluyor, diğer bir yandan karşımızda Yusuf Atılgan’ın Aylak Adam portföyü kuruluyor. İnsanın her şeye karşı oluşu fakat bir yandan da her şeye karşı duran insanın kendisine de karşı olma dürüstlüğünün altı çiziliyor. Karakterin evin bodrum katında eşyalarıyla beraber yaşaması, alışıp dar kalıplara uyum sağlamaması, kendine olan inancının her an daha da büyüdüğünü görmek mümkün. Aylaklığın bir tercih değil bir yaşam biçimi olarak savunulduğu anlar dakikalar ilerledikçe önümüze seriliyor.

Koku, şehri kundaklar

Filmin ana kopuş noktası, İzmir’de mazot tankerinin denizin ortasında patlayıp daha sonra körfezden yayılan kötü kokunun insanların şehri terk etmesine neden olması. Bu olay, Selim’in üzerinde ise değişime yol açıp bedeninde farklı bir göz açılmasını sağlıyor. Her yanıyla bir anti-kahraman örneği olan Selim, bu büyük kokuya karşı herkes maske takarken kayıtsız bir şekilde şehirde dolaşmayı tercih ediyor.

Koku gittikçe İzmirliler üzerinde distopik bir hava oluşmasını sağlar. Filmin de kopuş noktaları burada yaşanır. Koku büyüdükçe insanların üzerine kara bulut gibi çöker, sosyal yaşamı etkiler, kimseler sokağa çıkamaz, maskeler takılır, kaçabilen şehri terk eder. Tüm bunlar karşısında Selim şehrin en ücra köşelerine yalnız başına yolculuk yapar. Bu sırada askerlik arkadaşı olarak Selim’e kendini tanıtmış olan Cihan’la ara ara görüşür. Cihan’ın gerçekte onun askerlik arkadaşı olup olmadığı konusu filmde ucu açık bir şekilde bırakılır. Şehrin kötü kokusu, Cihan’ın gerçekte var mı yok mu tartışması için büyülü bir atmosfer kurmaya yeterli olur. Çarpıcı, bir o kadar da masal evreni kuran film, başarılı bir senaryonun devamlılığını sürdürür.

Ulaş Tuna Astepe karaktere hayat verirken oldukça yoğun ve soğukkanlı bir oyunculuk sergiliyor. Yer yer donuklaştığını hissetsek de genel olarak filmin başından sonuna kadar aynı çizgide ilerlediğini görebiliyoruz. Filmin içerisinde dikkate değer diğer bir husus ise yan karakterlerin oldukça güçlü ve başarılı oyunculuklar çıkarmış olması. Ahmet Melih Yılmaz canlandırdığı Cihan karakteri “nü” bir oyunculukla filmde doğal bir akışın devamlılığını sağlıyor. Yan karakterlerin sadece oyunculuk açısından değil, kişilik benzerlikleri açısından da izleyici ters köşeye yatırdığı ve filmin yine sıradan olmayan aile bireyleri, arkadaşlıklar, dostluk ilişkileri içerdiğini söyleyebiliriz. Belki de biraz önce bahsettiğim distopyanın temel taşlarını karakterlerin kendileri oluşturuyor demek mümkün.

Koku, şehri kundakladıktan sonra yalnızlaşmış Selim o ana kadar yapmadığı bir yandan da toplumsal ve sınıfsal kimliğinin dışında değişik deneyimler edinmeye başlar, kurallar çiğner ve şehrin “ötekisiyle” buluşur, zaman geçirir bundan keyif alır. Hayatı keşfetme süreci onun için yeniden başlar. İnsanın kendinden kaçtığı bütün eksiklilerini, küçümsediklerini, dışladıklarını, şimdi benliğini gerçekleştirmek için ve kendisini bulmak için tekrardan ortaya çıkarır. Bundan güç alır ve yaşadığı duygusuz zamanların sonunu hazırlar.

İnsanın bedenindeki bataklık

Selim, şehirde sıkça yaptığı yürüyüşlerin birinde bataklığa saplanır, dakikalarca oradan çıkmaya çalışır, bir yandan oldukça soğuk kanlı biçimde kimseden yardım istemez belki de aylarca burada yaşamayı deneyecektir, tıpkı İzmir’e döndüğü günden beri yaşadığı zaman aralığı gibi. Kendi bedenindeki bataklık, metaforik olarak bu sahnede canlandırılır, bundan kurtulmak ya da bununla yaşamayı tercih etmek… O ana kadar Selim adına bunu söylemek mümkün görünmese de sahnenin sonunda Selim’i hastanede bataklıktan kurtulmuş olarak görürüz. Onun hayatında her şeyin bir rastlantı sonucu olduğu söylenebilir, belki de tek kişilik bir hayat istiyor, tüm hepsinden arındırılmış yalnızca onun birilerini gördüğü birilerini fark ettiği herkesten kaçıp sadece bir ağacın dalında durmak gibi… Ruhunu bedeninde enfeksiyon olarak görür gibi. Anlamının ve anlaşılmanın ötesinde… Güçsüz, inançsız ve durmadan sürüklenen…

Filmin başında geçiş sekansları için belirtilen günler (salı, perşembe, pazar) süreç içerisinde kullanılmamaya başlıyor, zaman kavramının filmin içerisinde eritilmeye çalışıldığı bu yöntemle filmin akışı özgür bırakılıyor ve izleyici film içerinde kendini buluyor.

Zamansızlığın ve kavramsallaşmanın dışına çıkıldığı Körfez filmi zihin tokluğu ve ruhsal boşluklara el atacak gibi görünüyor, izleyecek olanlara şimdiden iyi seyirler diliyorum.