05.04.2017

Kurt Seyit ve Şura: Fitne Sizin Olsun, Aşk Bizim…

Elif DOĞAN

“Dizi” deyince aklına “Bizimkiler” gelen bir neslin temsilcisiyim ben. Yıllar yıllar önceydi, Pazar akşamları geçer kurulurduk karşısına. Evde kim varsa… Hepimiz kendimizden, hayatımızdan bir şeyler bulurduk o dizide. Bizimkiler’i izleyerek büyüyen nesle sorsan “öyle dizi bi daha gelmedi.”

Sonra “Süper Baba” vardı bir de… Üniversite yıllarımdaydı. Ah ne izlerdik onu da, ne severdik… Haksızlık da etmişim ona, şimdi şimdi fark ediyorum. Senelerce kaçırmamacasına izlememe rağmen, son bölümlerde İpek hastalanıp da yataklara düşünce, etrafındakiler el ele tutuşup ben diyeyim telepati, sen de telekinezi yoluyla onu hayata geri döndürmüşlerdi de “Böyle saçma şey olur mu bea!” diye kıl olmuştum. O zamanlar realizmden fazlasıyla nasibini almış bir üniversite genciymişim meğer… Seneler sonra Nejat İşler’in çok hasta olduğunu duyup sosyal medya üzerinden ona “Diren Nejat İşler!” mesajları gönderen milyonlardan biri de ben değil miydim? Ve bu toplu iyi niyetin onu iyileştirdiğine inanan?..

Dizilerin Türkiye gündemini belirlemeye başladığı yıllarda ben Türkiye’de değildim. Annemlerle aramızdaki yedi saat farkı unutup telefon açtığımda “Ay dur şimdi Asmalı Konak var sonra konuşuruz!” dediklerinde ne demek istediklerini anlamıyordum. Babam bile oturup dizi seyrediyor olmuştu, hayret bir şeydi! Anlamam mümkün değildi. Benim için dizi demek Sopranos demekti. Öyle gıy gıy müzikli, bol entrikalı, babaannemin “Sarı pipi çamaşır ipi” klasmanında değerlendirdiği “sarışın tipler”in hem de başrol aldığı uzatmalı aşk dizileri hiç ama hiç ilgi alanıma girmiyordu.

Hem insanlar Kıvanç Tatlıtuğ’da ne buluyordu, hiç anlamamıştımdı. Tamam, iyiydi, hoştu, hem de bizim oralıydı falan ama bi George Clooney de değildi yani. Kaldı ki, rol icabı da olsa camız gibi olmuştu ve olan tüm çekiciliğini yitirmişti.

Derken… derken bir Kuzey Güney geldi. Amanın, o da neydi? Kıvanç Tatlıtuğ sadece fiziksel olarak değil, performans olarak da on numara beş yıldız olarak karşımızdaydı. Dizi iki (üç?) sezon boyunca her Çarşamba bizi ekran başına kilitledi, Gezi direnişinin son günlerinde yaptığı finalle sessizce ekranlara veda etti.

Gezi Direnişi nasıl birçok şey için milat olduysa vatandaşın rezil ve rüsva Türk medyasına bakışını değiştirmekte de çok önemli rol oynadı. O vatandaştan biri de bendim. Ne zaman ki 31 Mayıs günü Taksim’de gaza bulanıp eve dönüp haberleri açtığımda hiçbir şey göremedim, ne zaman ki millet sokaklara döküldüğünde bize penguen belgeselini reva gördüler, benim medyayla olan tek taraflı ilişkim de bitti. Daha da ne dizi seyrederdim, ne bi’ şey. Kuzey Güney’in finalini “eski günlerin hatrına” seyredip dizi defterimi kapattım.

Üç koca mevsimi dizisiz televizyonsuz geçirdikten sonra beni yeniden televizyona –hele de ve ne yazık ki Star kanalına- çekebilecek olan tek şey yeni bir Kıvanç Tatlıtuğ dizisi olabilirdi, oldu. “Kıvanç’ın yeni dizisi başlıyormuş” haberleri ortada dolanırken arkadaşımın “Al bunu, diziden önce bitir” dediği “Kurt Seyt ve Shura” kitabını okuyup da ekranın başına kilitlenmekten başka ne yapabilirdim, sorarım size?!

Nitekim dün gece yaşları 30 ile 65 arasında değişen, medeni hali bekâr-evli, anne hali iki torunlu-gebe eksenlerinde gidip gelen tam altı kadın ekran başına yerleşmiştik. Günün anlam ve önemi sebebiyle bizim evde yatma saati yerel saatle yarım saat geriye alınmış, çocuklar “Hadi bakim, çok geç oldu hadi kış!” denilerek yataklarına kışkışlanmış, koca arkadaşına gönderilmişti. Mısırlar patlatılmış, çaylar konmuş, nefesler tutulmuştu. Ve o an geldi.

Daha doğrusu gelemedi… Kitabın ilk sayfasından itibaren okuru bırakmamacasına yakalayan, Nermin Bezmen’in yaşatırcasına kaleme döktüğü aşk sahnelerinde nefesinizi kesen o heyecan 90 dakika boyunca izleyicinin yakınına bile yaklaşamadı. 

Dizinin açılış sahnesi kitapta olmayan bir sahneydi. Büyük ihtimalle de ilerleyen bölümlerde Kurt Seyit’in baş düşmanı olacak olan Petro’ya, ona ihanet etmesi için geçerli bir sebep vermek üzere işlenmişti. Aslında kötü fikir de değildi, nitekim kitapta Petro’nun birden bire Bolşevik ordusuna geçmesi biraz ani oluyor, havada kalıyordu. Ancak bana sorarsanız (ben=Kıvanç Tatlıtuğ hayranı dizi-sever) bu kurgu ilerleyen anlara bırakılabilir, kitaptaki gibi Kurt Seyit’i çok daha iyi anlatan bir giriş yapılabilirdi.

90 dakika boyunca gerek yanımdaki beş kadın, gerekse Twitter üzerinden takip ettiğim onlarca kadın Adnan Oktar’a taş çıkartırcasına inşallah maşallah çektik. Evet, gerçekten de görsel olarak oldukça tatmin edici bir Kıvanç Tatlıtuğ şöleniydi. Ata binmeler, ata bindikçe savrulan perçemler, çapkın bakışlar, hamam sahneleri, hepsi ama hepsi yetmez ama evet’ti.

Gel gör ki kitabın en başından okuru içine çeken, üst üste sayfa çevirttiren Kurt Seyit ve Shura’nın aşkı, dizide ne yazık ki fitneye kurban gitmişti. Artık kitabın senaryoya evrilmesinin doğal bir sonucu mu, yoksa 17 Aralık’tan beri Türk halkının “fitne” eşiğinin vazgeçilmez yükselişinin bir dışavurumu mudur bilmem, dizi boyunca Seyit’le Petro’nun birbirlerine karşı “manidar” bakışları, kitapta gayet silik bir karakter olmasına rağmen dizide oradan buradan fırtlayan Barones’in eski Türk filmlerindeki Lale Belkıs’ı aratmayan tavırları, Seyit’le Şura her yakınlaştıklarında sağda solda mantar gibi bitip bir türlü öpüştürtmeyen tipler fenalık geçirtti.

Hoş, başımızda RTÜK gibi bir lanet oldukça kitaptaki aşk sahnelerinin yarısının bile dizide yer almasını beklemek naiflikten ibaretti. Ama bu hikâyeyi böylesine güçlü kılan da Seyit ve Şura’nın dayanılmaz aşkı değil miydi? Evet, belki ateşli sevişme sahnelerine yer vermek mümkün değildi, ancak daha ilk bölümden Brezilya dizilerini aratmayan entrikaları devreye sokmak bence çok gereksizdi. Keşke önce Seyit’le Şura birbirlerine deli gibi âşık edilip –ki o yapılmaya çalışıldıysa da bence altı dolmadı- ondan sonra -eğer çok gerekliyse- entrika Tanrıları devreye girseydi…

Sahneler arası ani geçişler, kitapta yavaş yavaş ivme kazanan, burada ise lönk diye karşınıza çıkan ağdalı cümleler ise seyirciyi hazırlıksız yakalıyordu. Hele de kitabı okuyup Seyit’le Shura’nın birbirlerine neden ve nasıl tutulduğunu bilen bir insan olarak burada iki bakış, bir el tutuşa tav olmalarını beklemek biraz kandırıkçılık oluyordu. 

Müzik, dekor, casting… Bunları bir eleştirmen edasında değerlendirmek isteyen bir kişi değilim. Ancak diyeceğim o ki, benim hayalimdeki Bolşoy baş balerini Tatiana çok daha etkileyici, çok daha endamlı, baktın mı bir daha baktıran bir kadındı. Sanırım casting adına en büyük hayal kırıklığım ondan ibaret… 

“Kıvanç Tatlıtuğ Kuzey’den sıyrılamamış” diyenler oldu, ki birkaç yerde gerçekten de bıçkın Kuzey’i fazlasıyla hatırlattı, ama biz onun üsteğmen olma ihtimalini de sevdik. Hele de üniformalı, atlı haliyle pek sevdik, inşallah maşallah. 

Farah Abdullah ise bendenizden tam not aldı, gerek hayalimdeki Shura, gerekse göz doldurucu oyunculuk olarak… Özellikle de Seyit’le ilk diyalog sahnesindeki oyunculuğu harikaydı.

Özetleyecek olursak, sıkı bir Kıvanç Tatlıtuğ hayranı ve kitabı yakın zamanda hatmetmiş taze bir Nermin Bezmen okuru olarak çabuk pes edecek değilim. Elbette önümüzdeki Salı (ve ondan sonraki, ve ondan sonraki…) ekran karşısındaki yerimi almaya devam edecek, diziye bir şans daha vereceğim. Lakin ülkenin de içinde bulunduğu ahval ve şeraiti göz önünde bulundurarak, hele de entrikadan içimizin şiştiği, fitneden midemizin bulandığı şu günlerde aşk, çok daha fazla aşk ve hatta sadece aşk’mış meğer benim bu diziden beklentim. Sağlık olsun, kısmet diğer bölümlere diyelim…