06.05.2016

KARA DİZİ (Film Noir Üzerine Yazılar): The Lady from Shangai

“The Lady from Shangai”, Orson Welles ve Rita Hayworth’u buluşturan bir kara film klasiği. Henüz yirmili yaşlarının sonuna gelmeden Citizen Kane gibi bir başyapıtı sinemaya armağan eden Welles, 1947 yılında Rita Hayworth’un en az Gilda kadar etkili bir femme fatale portresi sunduğu “The Lady from Shangai” ile karşımıza çıkıyor. Welles’in bizzat canlandırdığı başkarakterimiz Michael O’Hara’nın filmin en başında söyledikleri, bir film noir’dan beklediğimiz her şeyle karşılaşacağımızın habercisi:

“Kendimi aptal durumuna düşürmeye bir başladım mı biraz zor dururum. Sonunun nereye varacağını bilseydim bu işe hiç girişmezdim. Eğer aklım başımda olsaydı… Ama onu gördükten sonra bir süreliğine aklım başımdan gitti.”

‘O’nunla kastedilen tabii ki Rita Hayworth’ün canlandırdığı Elsa Bannister. Kendisini hırsızlardan kurtaran Mike’ı, çıkacağı deniz yolculuğunda bir lostromo olarak çalışmak üzere çağırıyor. Mike bu teklifi başta reddetse de çeşitli gelişmeler sonucu kendisini yatta çalışırken buluyor. Tabii ki bu noktadan sonra aşk, cinayet, ihanet ve karanlıkla yüklü bir hikâyenin tam ortasına savruluyoruz.

Orson Welles’in kara filme attığı imza görülmeye değer. Genelde belirli bir şehir içinde geçmesine alışık olduğumuz noir’ı bu kez bir deniz yolculuğu esnasında, farklı kıyılarda olanca ihtişamıyla gerçekleşirken görüyoruz. Welles’in on parmağında on marifet olduğunu zaten gayet iyi biliyoruz; Sherwood King’in “If I Die Before I Wake” adlı romanından uyarladığı “The Lady From Shangai”da, hem senaryoda hem de teknik kulvarda kusursuza yakın bir iş ortaya koyuyor. Hikâyeyi karadan denize taşıyan da bizzat Welles; özgün romanda, adı Laurence olan başkarakter, Bannister’ların şoförü. Ayrıca, Rita Hayworth’ün Elsa Bannister rolündeki büyüleyiciliğini de en az Hayworth kadar Welles’e de borçlu olduğumuz aşikâr. Aktrisin bilindik görünüşünü, saçını kısaltıp sarıya boyayarak marjinal biçimde değiştirmeyi dahi göze alan Welles’in bu kararında, bir femme fatale olarak Elsa’yı Gilda’dan ayırma arzusunun etkisi olduğundan şüpheleniyorum şahsen.

Film noir’ı bir janra olarak ele aldığımızda, “tuhaflık”larını görmezden gelmemiz mümkün değil. Herhangi bir klasik anlatıda absürt kaçacak pek çok konu, karaya boyandığında etkileyici ve kendi içinde inandırıcı bir hal alabiliyor. “The Lady from Shangai”da, Glenn Anders’ın gayet abartılı bir üslupla canlandırdığı George Grisby, başkarakterimiz Mike’dan kendisini öldürmesini istediğinde, her nasılsa bu teklif kara film evreninde bize olağan geliyor. “The Maltese Falcon”dan bu yana altı yıl geçmiş durumda; yönetmenler bu filmleri ‘noir’ etiketi altında çekmeseler de, aralarındaki üslup birliğinin seyirciyi bu gibi vaziyetlere alıştırdığı muhakkak. Kendi kendini inşa eden, kendi mantığı ve estetiğini sinemaya peyderpey kazıyan bir tür kara film. Ve henüz gençliğinin baharında. “The Lady from Shangai”ın afişinde Elsa’nın filmde telaffuz ettiği bir cümle yazılı: “Söyledim sana. Kötülük hakkında hiçbir şey bilmiyorsun.” Bu ironik bir cümle elbette; çünkü Mike’ın adam öldürmüşlüğü bile var. Ama gerçekten de kötülük hakkında hiçbir şey bilmiyor. Tabii öğrenmesi pek de uzun sürmeyecek…

Kara Dizi’nin başından beri, kara filmlerin kendi kendilerine yorum getirmeye eğilimi olduğunu gözlemlemiştim. “The Lady from Shangai” bu açıdan da muazzam bir örnek. Karakterler, başlarına gelecek uğursuzlukları bildikleri halde, bunların kaçınılmazlığının farkına vardıkları için olsa gerek, olayların gidişatını değiştirmek için pek bir şey yapamıyorlar. Karanlığın çatlaklardan sızmasını engellemelerinin hiçbir yolu yok. Yapılabilecek tek şey hayatta kalmak. “The Lady from Shangai” bir kedi fare oyunu; kedilerin zaman zaman fareye dönüştüğü, farelerin galip gelip kedilerin canlarını kurtarmak için uğraştığı bir oyun. Welles de bu oyunu sahnelemeyi çok, çok iyi biliyor.

Sırada: The Big Heat