15.08.2017

Dünyanın Karanlık Yüzünden Görülmeyen Yıldız: Lars Von Trier

Efe Moral

Lars Von Trier’in film macerasını anladığını, özümsediğini söylemek bir cesaret işi. Üstelik naçizane, kendisinin de fazla anladığını sanmıyorum kendi işlerini, o yüzden baştan söylemek lazım; Von Trier’in sineması bir arayış sineması.

Ve baştan kategorize etmek lazım. Von Trier’in iki dönemi var. Bunları Antichrist’tan önce ve sonra diye ayırmak gerekli. Öncesinde deneysel Von Trier sineması var. Sonrasında is ‘kalıp’ sineması. Daha detaylı bakalım mı?

İlk dönemin sacayakları Europa (1991), Dancer in the Dark (2000) ve Dogville/Manderlay (2003-2005). Europa, benim ‘Von Trier cut’ dediğim, ve ilk dönemin alameti farikası, sekansları olur olmaz yerlerde kestiği tekniğin en üst düzeye ulaştığı ve renk kullanımı ile özgün bir anlatıma sahip olan önemli filmlerinden. Bağlamsal olarak savaş sonrası dönemde Nazileri bir tür “özgürlük savaşçısı” (siz terörist de diyebilirsiniz) olarak yansıtması da klasik Von Trier aykırılığının ipuçlarını veriyor.

Dancer in the Dark düz bir duygu sömürüsü. Fakat Bjork’un oyunculuğu, müzikleri ve anlatım filmi sıradışı kılmaya yetiyor. Von Trier’in ikinci döneminde göreceğimiz uzun, şiirsel (bazen de absurd) sekansların da ipuçları saklı bu müzikal filmde.

Dogville ve Manderlay açıkça söylemem gerekirse benim en karşı olduğum bir janrın yapıtları: tiyatro sineması. Bu gerçeği bir yana bıraktığımızda ise bu türün başyapıtlarıyla karşı karşıyayız. Von Trier, mentoru Haneke’nin adını yüceltiyor bu filmlerde. Dekor kullanmadan, sadece aksesuarlarla yarattığı mekanlar, ışık ve tabii ki ilk filmde Nicole Kidman’ın muhteşem oyunu unutulmaz. Hikaye ve metne dayalı, bundan başka da bir özelliği olmayan Manderlay’da ise, Tate Tylor’un inanılmaz ‘The Help (2011)’inde ve rahmetli Syamalan’ın ‘The Village (2004)’ında harika bir oyunculuk sergilemese hemen nefret edeceğimiz bir Bryce Dallas Howard var. Bu filmde oynamak yüzünden çektiği acı yüzünden hiç silinmeyecekmiş gibi…

Danimarka’da Noel’de vizyona girecek Nymphomaniac (2013) -5,5 saat- aynı adı taşıyan iki filmin ilki- Lars Von Trier’in ikinci dönem filmlerinin sonuncusu. Fragmanlarını izleyebildiğim kadarıyla yönetmen bu dönem filmlerine uyguladığı kalıba sadık, belki onlardan uzun, ama aynı aykırılıkta ve detayı öne çıkaran bir hesaplaşma filmi çekmiş. Mozart’ın Requem’i bu kez bir seks müptelası’nın (yine Charlotte Gainsbourg) anılarına eşlik ediyor. 

Bu tarzın ilk filmi ‘Antichrist’ (2009) Von Trier sinemasında bir dönüm noktasıydı. Sanki arayışın ulaştığı bir nihai istasyon gibi, hem anlatımı hem de plotsuz hikayeleri olgunluğa ulaşmıştı bu filmle. Antichrist giderek bir kalıp olacak ve bu filmden itibaren yönetmen hikayelerini bu kalıbın, bu açının, bu anlatımın merceğinden sunacaktı izleyicilerine.

Bu dönemin halihazırda vizyona girmiş olan son filmi Melancholia(2011). Açık söylemek gerekirse benim Von Trier sinemasına olan ilgimin var olmasına neden olan film bu. Kısaca bir başyapıt. Kirsten Dunst’ın her zamanki ekonomik oyunculuğu bu rolde zirvesine ulaşıyor. Kiefer Sutherland bie bu çekimin etrafında dolaşan başıboş bir gezegen gibi. Hikayeyi aktarma üslubundan dengeye, oyunculuktan senaryoya kadar aksayan hiç bir yönü yok. Dengeli ve akıcı bir Von Trier filmi, bir istisna Melancholia.

Lars Von Trier sineması izleyiciyi sınırlarına kadar zorlayıp kendi iç muhakemesini onlara yansıtmak üzerine kurulu, çok sevdiğim bir izleyicisinin söylemini aktaracak olursam. İzleyici üzerinden kendi varlığını (benliğini) onamaya çalışıyor filmleriyle. Aklı bir çoğumuzunki gibi karanlık ve müphem sahalarda dolaşıyor çoğu kez. Buradaki çelişkilerini, dar boğazlarını fısıltıyla değil bir çığlıkla ve yabancılaştırmayla, hatta çelişkiyle anlatmayı seçen bir sinema onunki. İlk filmlerinden sonuncuya Lars Von Trier’in ortak paydası bu. Jorgen Leth’in ‘The Perfect Human’ filmi üzerine yaptığı ‘The Five Obstructions’(2003)da Leth’in ağzından sinemanın ne kadar kişisel, ne kadar içe dönük bir anlatım biçimi olduğunu açıkça söylüyor zaten Von Trier. Yönetmenin kendine kurduğu tuzakların sonucunda sinemanın (yönetmenin) nasıl yüz üstü düşeceğinin güzel bir öyküsü bu dökümanter. Ve bu gerçekten çok az sanatçıda görülen bir samimiyet.

Eleştirilmesi çok kolay bir sinemacı Von Trier. Filmin orta yerinde birdenbire bir kurtun ağzından konuşmaya başlayan şeytan, çoğu izleyiciye bağlam dışı gibi gelen cinsel unsurlar, zaman zaman basına verdiği aykırı demeçlerle birleşince kolayca bir halk düşmanı haline gelebiliyor. Oysa ki deneyselliğin daha önce rüştünü kanıtlamış yönetmenlerin tarzını kopyalamaktan çok ender öteye geçebildiği bugünün Avrupa sinemasında, kendi özgün dili olan, deneysellikten damıtılmış bir stil için yıllarını harcamış Von Trier, bir yıldız gibi parlıyor. Bu yıldızı görüp görememeniz sizin dünyanın aydınlık yüzünde mi yoksa karanlık yüzünde mi olduğunuza bağlı sadece.