01.07.2018

Léa is the Warmest Colour

“She walks in beauty, like the night

Of cloudless climes and starry skies”

Tarihler 1 Temmuz 1985 yılına işaret ediyor. Fransanın önemli iş adamlarından olan Henry Seydoux ve model olmakla birlikte aynı zamanda oyuncu da olan eşi Valerie Schlumberger, yeryüzüne gelmiş geçmiş en güzel armağanlardan birini sunuyor, Léa Seydoux’u. Dedesi sinema tarihinin en büyük yapımcı şirketlerinden olan Pathe’nin sahibi olan Jerome Seydoux olunca, Léa’nın hayat yolu da daha o dönemden çizilmeye başlıyor.

Babası gibi iş hayatına atılmak yerine, annesinin ve dedesinin yolundan gitmeyi tercih ediyor kendisi. Sinemayla içli dışlı olan köklü bir aile geleneğine sahip olması, sinema adına ne yapacağına ve hangi yolları tercih edeceğine yardımcı oluyor şüphesiz. Fakat fırsatlar, onları değerlendirebilecek kabiliyette insanlar olunca fırsata dönüşür. İmkanlar o zaman anlam bulur.

Beyaz Perdede İlk Adımlar

Tarih boyunca, daima, sanatla iç içe ve asalet sahibi olarak resmedilen Fransız kadınının, en güzel temsillerinden olan Léa Seydoux, kariyerine bir tv dizisiyle başlıyor aslında. 2004 yılında, Fransa’da bir komedi dizisi olan Pere et Maire’ın bir bölümünde konuk oyuncu olarak yer alan Léa Seydoux, bundan sonra bir kaç sinema filminde boy gösterse de, asıl çıkışını, La Belle Personne (Güzel İnsan, 2009) filminde yapıyor. Louis Garrel ile başrolü paylaştıkları bu filmdeki performansı ile Cesár Ödüllerinde, Umut Vadeden Kadın Oyuncu ödülünü alması, kariyerindeki ilk büyük basamak oluyor.

Aynı yıl Quentin Tarantino’nun yönettiği Inglourious Basterds filminde, çok ufak bir rolle bile olsa Charlotte karakterine hayat vermesi, Hollywood’a doğru göz kırptığı ve aynı zamanda dünya çapında bilinen ilk performansı oluyor. Kariyerindeki ilk büyük sıçramasını gerçekleştirdiği 2009 yılında, henüz 24 yaşında olan, Léa, kariyer basamaklarını hızlıca tırmanıyor bundan sonra. Bu sıçramasının ardından Ridley Scott ile çalışma imkanına erişen, güzeller güzeli Léa, yönetmenin Robin Hood filminin oyuncu kadrosuna dâhil oluyor.

Görkemli Sahnelere Doğru

Halihazırda Ridley Scott ve Quentin Tarantino gibi iki büyük isimle çalışma imkanına eren ve Cesár Ödülleri tarafından Umut Vadeden Kadın Oyuncu ödülünü alan Léa Seydoux, kendisine dünya çapında ün kazandıran, ve güzelliğinin bilinir hale getiren performansa ise, yine bir yan rolle imza atıyor. Woody Allen tarafından yönetilen ve tarih çizelgesinin herhangi bir döneminde yaşayan bir insanın, bir önceki dönemi arzuladığı gerçeğine dikkat çeken, A Midnight in Paris (2011) filminde Gabrielle karakterine hayat veriyordu başarılı aktris.

Blue is the Warmest Color

Gelelim Léa Seydoux’un kariyerindeki en tartışılan yapıma, benim de yazının ismi için esinlendiğim filme. Yönetmenliğini Abdellatif Kechiche’nin üstlendiği Blue is The Warmest Color (2013) veya orijinal adıyla La vie D’Adele filmine. Cannes film festivalinden Altın Palmiye ödülüyle dönen film, ödülün sadece yönetmene değil de başroldeki iki kadın oyuncuya da yani Léa Seydoux ve Adele Exarchopoulos isimlerine de verilmesiyle tüm dikkatleri üzerine çekmişti zaten. Fakat gerilimi asıl tırmandıran olay ise, iki kadın oyuncunun ve yönetmen Abdellatif Kechiche’nin yaptığı açıklamalar olmuştu.

Yönetmenin çekimler esnasındaki tavrından, cinsel içerikli sahne sayısının anlamsız bir şekilde bolluğundan ve sinema filmlerinde alışageldiğimiz cinsel içerikli sahnelerden süre olarak daha uzun süren bu tarz sahnelerde sürekli başvurulan tekrar tekrar çekim anlayışlarından iki oyuncu da daha sonra yaptıkları açıklamalarla şikayetlerini dile getirmişti. Kendilerini çekimler boyunca bir “fahişe” gibi hissettiklerini ifade etmişlerdi. Yönetmenin kendisi ise filmi “sıkıcı ve iç karartıcı” olarak nitelendirmişti.

Cinselliği keşif aşamasındaki bir genç kız üzerinden, olayların şekillendiği film, üzerinden beş yıl geçmesine rağmen halâ günümüzün en çok tartışılan filmlerinden birisi. Gün geçtikçe de kendine daha çok izleyici buluyor. Léa Seydoux’un ününe hatırı sayılır miktarda katkı sunan film, iki başarılı oyunculuk örneği dışında çokta bir şey anlatmıyor dersek yeridir. Fan kitlesinin büyük bir kısmını, kadının eşcinselliğine dair takıntılara sahip olan, heteroseksüel erkek kitlesinin oluşturduğunu düşündüğümüzde, filmin biraz sınıfta kalmış olduğu aşikar. Tüm bunlara rağmen oyunculuklar ise tapılır nitelikte.

Léa Seydoux’un “rolümün zor olacağını biliyordum fakat bu savaşa girmeyi ve bu zorluğun altından kalkmayı istedim” şeklindeki açıklaması ise kendisinin sinemaya olan tutkusuna ve bu yoldaki yetenek ve azmine başarılı bir örnek, oyunculuk performansı ise başarısına dair oldukça dolu bir kompozisyon sunar nitelikte. Film benim için her ne kadar sınıfta kalmış olsa da, yazının ismi için bu filmden esinlenmemin nedeni işte bu kompozisyon.

Blue is The Warmest Color filminin tartışmaları sürüp giderken, Léa Seydoux birbirinden kıymetli yönetmenlerle çalışmaya devam ediyordu. Renklerin halihazırdaki en iyi anlatıcısı olan Wes Anderson ile yönetmenin en başarılı filmlerinden olan, The Grand Budapest Hotel (2014) filmi için bir araya geliyordu önce.

Bunun bir yıl sonrasında ise, Yunanistan sinemasının yükselen değerlerinden olan ama artık iyice Hollywood’a dahil olmuş gibi olan Yorgos Lanthimos’la, The Lobster (2015) isimli distopya için bir araya gelen, aynı yılın devamında Bond 007 serisinin Spectre (2015) isimli filmiyle bir Bond kızı da olan Léa Seydoux, Hollywood sahnelerinde de boy göstermiş olsa da Xavier Dolan yönetimindeki It’s Only and of the World (2016) ile anavatanı Fransa’ya dönüyordu.

Tüm bunların ardından, Léa Seydoux’un ne kadar başarılı bir oyuncu olduğunu anlamak için, dönüp şu yönetmen listesine bakmak yeterli olacaktır sanıyorum. Bu isimler birbirinden farklı tarzların temsilcileri olmalarından öte, aynı zamanda kendilerine dair bir sinema anlayışı da oluşturmuş yönetmenler. Léa Seydoux ise bunların her biriyle ayrı ayrı çalışıp, sergilediği oyunculukla tamamından tam not almış bir isim.

Sinemadaki başarısının yanı sıra tıpkı annesi gibi bir model de olan aktris, yaklaşık bir yıldır da anne. Andre Meyer ile olan ilişkisinden, George isimli bir erkek çocuk dünyaya getiren Léa Seydoux inanmadığı evlilik kurumuna bile günü geldiğinde bir şans verebileceğini çünkü âşık olduğunu belirtmişti iki yıl önce, hamile olduğu süreçte. Bundan sonraki süreç onun için ve sinemadaki başarısına ve performanslarına hayran hayran bakan takipçileri için neler getirir bilinmez ama daha uzun yıllar sinemaya eşlik etmesi dileğiyle. Şu ana kadar sürekli farklı tarzlarda dolaştığı, yenilik arayışı içinde olduğu ve bu arayış ve yeniliklerle güçlendirdiği filmografisini daha da güçlendirmesi ümidiyle.