20.08.2018

Lizbona’a Gece Treni: Başka Hayatların İzini Sürmek

Burak Alıcı

Night Train to Lisbon (2013)

Lizbon’a Gece Treni, aynı isimli romanın özgün uyarlaması olan 2013 yapımı bir film. Roman, Pascal Mercier takma adıyla, emekli felsefe profesörü olan Peter Bieri tarafından yazılmış ve uzun süre Almanya’da çok satanlar listesinden düşmemiş. Kısa zamanda dünya çapında da ses getirince yapımcıların iştahı kabarmış anlaşılan. Yönetmen, Goodbye Bafana (Özgürlüğün Rengi) filmiyle daha çok bilinen Bille August.

Edebiyat eserlerini filme dönüştürmek zordur. Çoğu zaman, eğer seyirci kitaba da hakimse, memnun kalmaz perdede gördüğünden. Yazının dili yoğundur, karakter sayfalarca anlatılır, olaylar gelişigüzel geçilmez, hal böyleyken derinlikli eserler sinemaya aktarılınca hayal kırıklığı yaşarız. Filmi kitabından daha iyi olduğu düşünülen eserler de var tabi, o da yönetmenin meziyeti diyelim ve bu konuyu başka bir yazıya bırakarak filmin analizine geri dönelim.

Orta yaşlı, yalnız bir adamın tek başına satranç oynamasıyla açılıyor film. Karakterimiz hamlesini yapıyor, usulca kalkıp karşı oyuncunun tarafına geçiyor. Alarm sesi geliyor mutfaktan, oyun bölünüyor, hesaplaşma başka bir zamana erteleniyor. Satranç yarım kalıyor, sanki film boyunca, usta aktör Jeremy Irons’ın hayat verdiği Raimund, tamamlaya çalışıyor yarım kalan hamlesini, yani hayatla hesaplaşmasını.

Yağmurlu bir sabah başlıyor her şey

İsviçre’nin Bern şehrinde bir lisede Antik diller dersleri veren bir öğretmen Raimund, karısından boşanmış olduğunu öğreniyoruz film devam ederken. Sıkıcı buluyormuş eşi onu, sıkıcı bir öğretmenden başkası değil. Bu durumu O da kabul etmiş, başına ne geldiyse razı olmuş hep. Hayatı önemsizlikler silsilesi içinde ilerliyor, belki de bu yüzden ansızın bir karar veriyor. Elinde gizemli bir kitap ve kırmızı bir palto Lizbon’a giden trene atlayarak geride bırakıyor her şeyi.

Sabah okuluna gitmek için evden çıkıyor, hava yağmurlu ve kasvetli. Genç bir kadın görüyor köprü üstünde, kadın intihar etmek üzere, Raimund yetişiyor, kurtarıyor kadının hayatını. Kadın çekip gidiyor sonra, geriye kırmızı paltosunu bırakıyor ve paltonun cebinden çıkan bir kitap; Türkçesiyle “Bir Kelime Sarrafı” Doktor Amadeu Prado tarafından yazılmış, ilk sayfada Portekizli gencin porte fotoğrafı. Gizemli kadın, ilginç bir kitap, kitabın içinden çıkan Lizbon’a tren bileti, epey bir romantik değil mi? Yolculuğumuz başlıyor böylece karakterle beraber. Yarım bıraktıklarını da yarım bırakıyor Raimund, gizemli kadının peşinden kitabın yazarının peşine düşüyor. O kitabı okurken biz de onunla beraber okuyoruz yol boyu. Birbiri ardına gelen hayatla alakalı cümleler, kavramlar. Kırmızı paltolu kadının kim olduğu film boyunca aklımızda kalıyor, ama hikaye onunla alakalı değil, yönetmen merakımızı diri tutmak istiyor bu yöntemle. Hikayenin bu şekilde başlamasının kitaptan farklı şekilde olduğunu belirtelim.

Amadeu Prado, Portekiz’de direniş günleri üzerinden kendi hayatını anlatıyor yarı biyografik kitabında. Arkadaşlık ilişkileri, babasıyla olan sorunları, aşk, devrim ve ayrılık… Diktatör Salazar döneminde buluyoruz kendimizi bir anda. Genç isyancılar örgütleniyorlar, özgürlük istiyorlar her şeyden öte. Raimund sahneler aktıkça daha bir içine giriyor Amadeu Prado’nun hikâyesinin. Her bir detayına hakim olmak istiyor kitapta geçen olayların, onların hayatı karşısında kendi hayatı önemsiz kalıyor. Büyüleniyor karşılaştığı kişilerin anlattıklarından, başka biri olmak mümkün mü, bunu sorguluyor. Geçmiş ve şimdi arasında gidip geliyoruz, Raimund’un hikayesi Amade’unkine karışıyor. Bir paralellik kurulmaya çalışıyor iki hikaye arasında. Raimund’un değişimi, başka biri olabilmesi, hayatı tam anlamıyla tutkuyla yaşayabilmesi sanki kitabın özlü sözlerinde gizli. Fakat kelimeler sahneye aktıkça, geçmişin izleri arasında ilerledikçe bir nevi tökezliyor film. Sıkışıp kalıyor iki hikaye arasında, ne tam Amadeu olabiliyoruz, ne de Raimund’un dönüşme isteğinden emin olabiliyoruz. Direniş günleri daha etkili bir biçimde; yüzeysellikten kurtularak, sadece kitabı filme çekmek anlamında değil, daha tutkulu yansıtılabilseydi perdeye, şüphesiz daha iyi bir film ortaya çıkabilirdi.

Lizbon sokaklarında dolaşıyoruz biz de

Raimund, Lizbon sokaklarında dolaştıkça arkasından gidiyoruz biz de. Lizbon’un tarihi dokusu, dar sokakları, sıcak denizi az da olsa içimizi ısıtıyor. Şehrin İstanbul’a olan benzer taraflarını görmek mutlu ediyor ekranda. Amadeu’un ablasıyla tanışıyor önce karakterimiz. Ablası, o hayattaymış gibi davranıyor, öldüğünü kabullenmediği anlaşılıyor. Kitabını da notlarından toparlayarak bastıran ablası Adriana’dan başkası değil. Kadın geçmişe takılı kaldığını yüz ifadesinden ve davranışlarından anlıyoruz. Yaşadıklarını, Amadeu’ya olan tutkusunu, direniş günlerini unutamıyor. Muayenenin kapısındaki Dr. Amadeu de Almedia Prado tabelası bile sökülmemiş.

Raimund, Lizbon’da tanıştığı bir kadınla aralarında yakınlık kuruluyor. Kadına anlatıyor Amadeu’un peşine düştüğünü. Kadının amcası Joe Aço eski direnişçi, şüphesiz Amadeu’un da arkadaşı. Huzurevine yolumuz düşüyor böylece, Lizbon kasabı diye anılan polis Mendes tarafından elleri parçalanmış bir piyanist Joe, eski anıları anlatıyor Raimund’a. Doktorun en yakın arkadaşı Jorge’den, iki yakın arkadaşın arasına giren güzeller güzeli Estefina’yı tanıyoruz. Raimund doktorun izini sürdükçe hikâyede yeni kapılar açılıyor, esrarlı olaylar aydınlanıyor, geçmişin sırları çözülüyor.

Eski bir Katolik okuluna düşüyor yolu, okul enkaza dönmüş. Faşist dönemdeki canlılığını yitirmiş, doktorun da hocası olan eski bir rahipten başkası kalkamamış okulda. Liseden beri arkadaş olduklarını anlatıyor rahip Jorge ile Amadeu’nun, zeki bir öğrenci olduğundan bahsediyor, babasının baskısıyla din okuluna geldiğini öğreniyoruz. Gençler baskıcı eğitime karşılar, yenilik ve özgürlük istiyorlar ve bunu da er geç yapacaklarından eminler. Jorge bir manavın oğlu, Amadeu ise bir yargıcın. Buradaki tezatlık aslında bize direnişin ve sonunda gelen devrimin toplumun tüm katmanlarını kucaklayıcı yapısını ortaya koyuyor. Faşist yönetimin oluşturduğu burjuvazi sınıf önemsizleşiyor böylece. Alttan gelen gençler eşitliği, kardeşliği savunuyor. Mücadelelerin devrimle sonuçlanmasında bu tutumlarının tavrı büyük kuşkusuz…

 

Sarmalanan hikâye

Jorge, “Direnişten kimse bahsetmiyor artık, her şeyi geçmişe gömdük ve devam ettik.’’ diyor Raimund’a. Toplumdan hak ettiği önemi göremediği için hayıflanıyor. O anlattıkça, direniş üç kişi arasındaki aşka evriliyor. Aslında Raimund birbirleriyle artık görüşmeyen bu yaşlı insanlar arasında bir bağ kuruyor istemeden, onlar da arkadaşları hakkındaki bilmediklerini ya da yanlış bildiklerini öğreniyorlar Raimund’dan. Geçmiş ortaya serildikçe bir nevi arınıyorlar, anlattıkça ağlıyorlar ve sanki yıllardır kimseyle konuşmamış gibi konuşuyorlar Raimund ile.

Hikâye dağılıyor, doktordan arkadaşlarına, arkadaşlarından Raimund’a akıyor. Fakat kendiliğinden olan değil, çok keskin bir akış bu. Bazı sahneler hızlı geçiyor, verilmek istenen iyi anlaşılmıyor. Direniş üç arkadaşın aşk hikayesine sıkışıyor filmin sonlarına doğru, aşk ve ayrılığa kapılıp gidiyoruz. Aşksız direniş olmaz tabi, Oliver Assayas’ın Direniş Günlerinde Aşk’ında (Apres Mai) olduğu gibi başarılı bir biçimde hem direnişi hem de aşkı birleştiremiyor film. Ya da Bernardo Bertolucci’nin Düşler, Tutkular ve Suçlar (Dreamers) filmindeki gibi direnişi çok göstermeden ama derinden hissettirerek, gençlerin aşkına doyasıya temas ettiği gibi bağlanamıyoruz Lizbon’a Gece Treni’ne.

Jorge’un anlattıkları içimizi acıtsa da sanki tam tatmin olamıyoruz. Bir eksiklik kalıyor kısa kısa parçalara bölünmüş sahneleri izlerken. Direniş sözü havada asılı kalıyor film boyu, bir çatışma ya da başka şeyler görmek istiyoruz direnişle alakalı. Sonunda varılan yeri beğenemiyorum bu yüzden. Portekiz yakın tarihinden kesitlerle günümüz Avrupası sorgulanıyor arka planda belki ama film bunu başarıyla aktaramıyor ne yazık ki. Özlü sözler, aşk, devrim, aile, arkadaşlık, her birinden ağzımıza bir damla bal çalınıyor.

Muğlak bir son

Estefenia’nın anlattıkları bitiriyor hikâyeyi. Amadeu’ya nasıl aşık olduğundan, doktorun yazma tutkusundan bahsediyor. Amadeus bilinmeyen yerlere gitmek, Estefenia ile beraber yeni bir dil yaratmak istiyor. Tutkusu ağır geliyor Estefenia’ya, cesur olamıyor, kendi hayaline bırakıyor doktoru ve severek ayrılıyorlar. Genç yaşta anevrizmadan ölüyor doktor, istediği gibi ünlü bir yazar olamadan. Hikayenin son sığınağı olan aşk da seyirciye hızlıca verilip bitiriliyor, bir öpüşmeden fazlasını göremiyoruz ekranda. İki yakın arkadaşın Estefenia uğruna karşı karşıya gelmeleri, aşıkların direnişi bırakıp gitmeleri abes geliyor, bu yüzden etkili bir final yapamıyor film.

Son sahnede Raimund ve flört ettiği kadını görüyoruz tren garında. Raimund tüm bu yaşadıklarından sonra Bern’e geri dönecek. O sıkıcı, hareketsiz hayatına geri dönmeyeceğini düşünüyoruz, buna inanmışız. Kadın da gitme diyor, istemediğin halde neden gidiyorsun. Raimund’u sevdiğini anlıyoruz, gözlerinden, bakışlarından. Tren hareket etti edecek, Raimund bir trene bakıyor bir kadına ve sahne kararıyor. Gitti mi kaldı mı öğrenemiyoruz ama kaldığını tahmin ediyoruz. Çünkü biz de çekip gitmek istiyoruz sıkıcı hayatımızdan, karakter de dönmesin istiyoruz.

Bu son hamleyle yönetmen, yarım bırakıyor tekrar satranç oyununu; seyircilere şahı çekiyor, fakat izleyici mat olamıyor maalesef. Raimund da biz de afallamış kalıyoruz satranç masasında. Vasatın üzerinde, oyuncuların güçlükle kotardığı bir seyirlik film olarak kalacak zihnimde Lizbon’a Gece Treni. Yine de felsefi bir edebiyat uyarlaması olduğundan, içinde hayatla alakalı güzel sözler barındırdığından ve arka planda Lizbon’un olduğu sahnelerin hatırına izlemeye değer diyebilirim.