30.05.2017

Karakter Mutfağı: Llewyn Davis 

Coen Kardeşlerin Son Çocuğu

Coen kardeşlerin son çocuğu Llewyn Davis. Hani derler ya “kardeşler birbirine benzer” diye. En az diğer kardeşleri kadar iyi yanlarına paralel olarak pek çok olumsuz tutumu da sergileyen bir çocuk Llewyn. Bunda ebeveynin rolü büyük mü? Evet, hem de çok büyük. Çocuğu mayalanmış kalıp bir hamur sayarsak ona şeklini veren içinde oynadığı aile havuzudur der Waldorf. Coenler tıpkı diğer çocuklarına olduğu gibi bu 2013 doğumlu çocuklarına da aynı özeni gösteriyorlar. Karakter terazisinin kefelerine bir avuç kabalık koyarken diğer kefeye harika bir ses koyuyorlar. Ancak ne yalan söyleyelim işimiz pedagojiye kayacak olursa bu eğitimde Davis’e duygulu sesinden ziyade kibir, yalan ve düşüncesizlik daha fazla eşlik ediyor.

1960’lı yıllarda Greenwich Village’de, körü körüne folk müziğe bağlı bir sanatçı Davis. Ondan ziyade sesine ve seslendiği bilinmez diyarlara âşık olmamak elde değil. Onunla birlikte daracık sokaklarda dolaşıyor, şarkılarımızı söylüyor ve gecenin sonunda kıvrılıp yatacak yine bir o kadar dar, herhangi bir koltuğun ya da kanepenin derdine düşecek kadar sürükleniyoruz bu adamla. Bu sürükleniş esnasında Llewyn ile bize bir de Gorfeinlerin kedisi eşlik ediyor. Davis’in dikkatsizliği sonucu bizimle kapı arasından sıvışan kediye hiç sesimizi çıkartmıyoruz. Çünkü bu ufaklığın belli ki Davis’e anlatacakları var. Metroda peronların hızla geçişine odaklanan Ulis adlı ufaklık, bu karmaşık hayatın neresinde olduğumuzu daha doğrusu olamadığımızı fısıldıyor bize. Llewyn’in Gorfeinlere ulaşmak için ulaştığı fakülte sekreterinin telefonda “Ne, Llewyn kedi mi?” sorusu tıpkı ebeveyn konumdaki Coenlerin neredeyse bütün çocuklarına nasıl bir evren içinde olduklarını hatırlatmak üzere yerleştirdiği dolaylı konumdaki karakterler gibi. Deniz kabuğuna dayayıp bir şeyler duymak için can atmalarımıza benzer bu sahneler. Kendimize haykıramadığımız bazı gerçekleri başka yerlerden, bilinmezlikten duymak ve öğrenmek içindir. Pek tabii Davis, kadının dediğinin üzerinde duracak derinliği göstermez. Zira onun aynaya bakması için bir sebebi yoktur ki. Tamamen yalıtılmış bu hayat içinde karakterin tek ihtiyacı olan temel ihtiyaçlarının karşılanması. Zaten dünya bir şekilde dönüyor. Bir şeyler için fazladan efor harcamasına neden yahut niçin gerek duysun? Şarkılarını söyleyebileceği bir sahne ve söylediği bu şarkılardan sonra yatacağı herhangi bir yer yeterde artar bile. Bu çıkarımlardan ona bohem demek yanlış olur zira bohem hayatı benimseyenlerin öğrenmekle birlikte öğretme eğiliminin de olduğu bilinen bir gerçek. Ancak Davis sadece öğrendiklerini sergilemekle yetinir. Ona bir homeless (evsiz) de diyemiyoruz. Çünkü; homelessler içinde kalacak bir yerin çatısının olmasına gerek yok. Bu karakter karmaşasında Davis ile karşılaştığımız başka başka her insanda biraz daha yalnız olduğumuzu fark ediyoruz. Ancak bu onun bütün olumsuz tutumları içinde yine anında görebileceği bir şey ne yazık ki değil. Sadece attığı her adımda içindeki buhrana bir yenisini daha ekleyerek yola devam ediyor. Bu döngü içindeki yolculukta Davis’in yolu bulunduğu yerden az biraz uzaklaşarak Chicago’ya düşse de, varacağımız B noktası yine kürkçü dükkanı oluyor.

Az biraz da şuursuz desek herhalde yerinde olur Davis için. Öyle ki ona kapılarını açan eski sevgilisi Jean ve eşi Jim’den hala para isteyebilecek kadar dengeyi şaşırıveriyor ya da evinde konakladığımız Gorfeinlerden Lillian (Robin Bartlett)’ın cesaretini toparlayıp bir şarkı söyleyeceği esnada bunu kabullenmeyerek bu orta yaşın üzerindeki insanlara nezaketsizliğin hat safhadaki örneğini sergileyebiliyor. Ancak tüm bunlara rağmen onunla yürünülen her dakika ve bilinmezlik içindeki her adımı birlikte yürümekten bizi alıkoymuyor. Şarkılarına sıkıştırdığı  sade folk hayatı ve Coenlerin bir gece rüyalarında görüpte oğullarına armağan ettiği Dave Ran Ronk’ın nefesi bu ağır ve gri kokan Greenwich Village havasında bize değen en güzel şey.