28.05.2017

Lütfi Bey’e, özlemle…

Ali ERCİVAN

Lale Film adlı yapım şirketinde muhasebeci olarak çalışırken, Seyfi Havaeri’nin yarım kalan Damga filmini tamamlaması istenen ve bu filmin kalan yedi planını çekerek yönetmenliğe başlayan Lütfi Ömer Akad, sinemasını oluşturan temel kaynakların arasında bir yemek kitabını gösterir. Çokça paylaşılmış bir anekdot aslında bu… Anadolu’nun çeşitli yörelerinden kadınların ağzından yemek tarifleri derleyen kitapta, Lütfi Bey bu toprakların ve halkın kendini ifade ediş biçimini keşfetmiştir: Yalın ve kısa cümleler. Senarist ve yönetmen olarak üslubunu şekillendiren unsurlardan biridir bu. Zaten dönüp filmlerine baktığımızda, en güçlü taraflarından birinin yalınlıkları olduğunu görürüz. Hep bu yalınlığı yakalamanın gayreti içerisinde olmuştur.

Galatasaray Lisesi’ni bitiren Lütfi Ömer Akad, batı sinemasını ve kültürünü izlemiştir şüphesiz. Bir şehir çocuğu olarak yetiştiğini kendisi söyler. Ancak halk öykülerini ve o öykülerde ele alınan insanları kariyeri boyunca çeşitli vesilelerle tanıyacaktır. Pertev Naili Boratav’ın derlemeleri olsun, Yılmaz Güney ile birlikte çalıştıkları dönem ya da Bağdat stüdyolarında çektiği filmler olsun, hepsi onu şekillendirmiştir.

Tamamını kendisinin çektiği ilk film olan Vurun Kahpeye ile yola çıkan, çok masraf yapılıp büyük zarar eden Lüküs Hayat ile tekleyen, 1952 yılındaysa Kanun Namına ile kendi sesini bulmaya başlayan Lütfi Akad sineması, tüm kaynaklarda sıkça dile getirildiği üzere, Türk sinemasında Tiyatrocular Dönemi’nin sona erişini simgeler. Hatta bizzat Kanun Namına bu dönüm noktasını işaretleyen film kabul edilir. Bunun anlamı, sadece kameraya çekilmiş piyeslerden fazlasını hedefleyen, sinema sanatı üzerine kafa yoran bir neslin ortaya çıkışıdır. Sadece kameranın değil, öykülerin de sokağa inişi; gerçek hayatın peliküle geçirilmeye başlamasıdır. 

Bir sinema dili oluşturmak üzere ilk çabalar değildir elbette onun filmleri. Lütfi Bey, kamerayı sokağa çıkaran ilk sinemacımız da değildir. Kırklı yıllarda bu yönde denemeler yapılmıştır. 1939-1950 yılları arasındaki geçiş döneminde filmler üreten Faruk Kenç, Aydın Arakon, Baha Gelenbevi, Şadan Kamil, Orhon Arıburnu, Turgut Demirağ ve diğer isimlere saygıda kusur etmeyelim. Fakat sinema fikrinin oturduğuna, kendi dilini arayan/oluşturan ilk yönetmenimize Lütfi Akad’ın filmlerinde rastlarız. 

Sadece Metin Erksan, Atıf Yılmaz ve Osman Seden’den bir iki sene daha erken film çekmeye başlamış olmasıyla, yani kronolojiyle açıklanamaz Lütfi Ömer Akad’ın öncülüğü. Kara filmden müzikale, melodramdan sosyal gerçekçi filmlere, çok farklı alanlara girmiştir filmografisi boyunca. Ve her biri için en doğru biçemi aramıştır. Kamerayı sadece sokağa çıkarmakla kalmamış; şehri bir motif, bir tema, yeri geldiğinde bir karakter olarak ele almıştır. Şehir çocuğu olmasının en büyük katkısı budur herhalde sinemasına. Ellilerden yetmişlere kadar, film ürettiği dönemler boyunca İstanbul’un nasıl bir dönüşüm geçirdiğini, onun filmlerinden izlemek mümkündür. Sadece İstanbul’un da değil, bütün bir ülkenin ve toplumun…

Kadın kahramanlar yaratmak hususunda da Lütfi Akad’ın Türk sinemasında özel bir yere oturduğu muhakkaktır. Gelin’in Meryem’i ve Vesikalı Yarim’in Sabiha’sı, filmlerindeki güçlü kadın karakterlere örnek gösterilebilir. Vesikalı Yarim, sayfalarca diyalogla ifade edilebilecek duyguları en ekonomik çözümlerle seyirciye geçirmenin dersi gibidir. Anadolu’dan büyük şehirlere göçün başladığı altmışlı yıllardan itibaren yaşanan toplumsal değişim süreci, GelinDüğünDiyet üçlemesinin belkemiğidir. Bir Ceza Avukatı’nın Anıları kitabındaki tek bir paragraftan Isı gibi güçlü bir televizyon filmi çıkartmış ve bu filmin kısıtlı süresinde idam cezası üzerine önemli sözler sarf etmeyi başarmıştır. Yalnızlar Rıhtımı’ndan Yaralı Kurt’a kadar birçok filmi, Akad’ın mizansen ustalığına da örnektir. Kara film motifleri de içeren bu iki film, onun en stilize çalışmalarıdır aynı zamanda. Kamera ve mizansen anlayışı bazen fazla teatral sonuçlar vermiş olabilir ama her halükarda biçeme kafa yoran bir yönetmen olduğunu gözardı etmemek gerekir. Birlikte çalıştıkları üç filmde Yılmaz Güney’in sinemasının şekillenmesinde de büyük rol oynamıştır şüphesiz…

Kendisiyle ilgili şahsi deneyimlerimden de bahsetmemi mazur göreceğinizi umuyorum. Benim Lütfi Bey ile tanışmam, 1995 senesinde Mimar Sinan Üniversitesi Sinema-TV Bölümü’nde oldu. Daha okula kabul edilmeden, mülakat sırasında ilk kez rastladığım halini hatırlıyorum. Kendisini tanıyanlar gözlerindeki o çocuksu, heyecanlı gülümsemeyi hiç unutamazlar herhalde. Tabii onun heyecanı, örneğin bir Metin Erksan’ınki kadar dışavurumcu değildi. Gözlerinde, seçtiği sözcüklerdeydi. Biz öğrencileriyle, kendi bilgece üslubunda paylaşmaktan da çekinmezdi heyecanını.

Yeteneğin tek başına önemi bulunmadığını, disiplinli olmak ve çalışmak gerektiğini hatırlatırdı hep. Bir de şiiri tavsiye etmişti bana. Onun atölyesinde, yani gözetmenliğinde çektiğim bir kısa metraj filmimin ertesinde gelmişti bu tavsiyesi. Sevmişti o filmi; benim duyarlılıklarımı da anlamıştı. Jüri duruma onun gibi bakmamış, filme geçer not vermemişti ama ne önemi var? Lütfi Bey’den gelen destek ve yorumlar en değerlisiydi. “Şiirden anlamayan, sinemadan ne anlar” demişti. Muhasebecilikten geliyordu, elbette zihni matematikle de çalışıyordu ve sinemada bunun önemi yadsınamaz. Gerçekçi biriydi, gerçekçi filmler yaptı. Fakat sineması sadece hesaptan ibaret değildi. En gerçekçi filmlerinin içinde bile beklenmedik duygusal, hatta gerçeküstü anlar bulabiliyorsak, sebebi biraz da şiirdedir diye düşünüyorum. Ve benim kendisini tanıdığım seksenli yaşlarında bile hâlâ heyecanını koruyabilmesinde… Türk sinemasının en büyük ustasıydı. Gösterişten veya kendisinden bahsetmekten hoşlanmaması, olgun ve yalın tavrı onu sadece daha değerli bir sanatçı kılıyordu.

19 Kasım 2011 sabahı, Lütfi Bey’in vefat haberiyle uyandık. Bir dizi senaryosu için çalışıyordum o sabah, bilse hoşlanmazdı belki bu durumdan, emin değilim. Henüz onun güvenine ve desteğine layık işler yapmayı başardığımı sanmıyorum hayatımda ama her öğrencisi gibi ben de onu hayal kırıklığına uğratmama sorumluluğunu yolun sonuna kadar taşıyacağım.