05.06.2017

!f Bağımsız Filmler Festivali: Mænd Og Høns

Mænd Og Høns

Ve Babamız Bizi Yarattı

1996 yılında kariyerine başlayan Anders Thomas Jensen, henüz üçüncü kısa filmi Valgaften  ile Oscar heykelciğini kucaklamış bir isim. Bugüne kadar üç kısa, dört uzun metraj film yöneten Jensen, hepsinden de alnının akıyla çıkmayı başarır. Dördüncü uzun metrajı dâhil olmak üzere tümünde Mads Mikkelsen’i başrole koyan yönetmen, Danimarka’nın kuşkusuz en iyi aktörünü de arkasına alarak yoluna emin adımlarla devam etmekte. Zira yönetmenin filmografisi başarılarla dolu; her filmiyle çıtayı yükselten gidişatı dikkatlerden kaçacak gibi değil.

Yönetmenin ilk uzun metrajı Blinkende Iygter’de aksiyon-komedi tarzında çalışsa da son üç filminde yoluna komedi-dram türünde devam etmiştir. Jensen, filmlerinde birçok şeye takıntılıdır; sürekli aynı oyuncuları kullanması ve her filminde tavukların olması direk akla gelenlerdir. Filmlerinde kara mizah tercih eden Jensen, absürtlükten de oldukça beslenir. Aynı zamanda bu saçmalık dolu ama bir o kadar da anlamlı filmlerine felsefeyi de yedirmeyi ihmal etmeyerek ortaya gerçekten kıskanılası eserler çıkarır. De grønne slagtere’deki çılgın, vahşi ama bir o kadar da masum ve sevimli kasapları, Adams æbler’de ise elma ağacı ile sınanan hapisten yeni çıkmış bir Neo-Nazi’yi ve absürtlükte sınır tanımayan din adamını unutamamışken Jensen, bu kez de karşımıza birbirinden enteresan beş kardeşin sıra dışı, grotesk dünyalarına konuk etmekte bizleri.

Film babalarını kaybeden Gabriel ve Elias adlı iki kardeşin asıl babalarının başka biri olduğunu öğrenmeleri ile başlar. Birlikte babalarını bulmak için yola koyulan Gabriel ve Elias’ın diğer üç kardeşleriyle tanışmaları, tüm çılgınlıklara fazlasıyla konuksever davranan, bir saniye bile dur durak bilmeyecek anları başlatır.

Jensen, kardeşleri aynı çatı altında buluşturarak hikâyesini oldukça konsantre sınırlar içerisine yerleştirir. Terk edilmiş bir akıl hastanesinde geçen film, kullandığı mekânın muhteşemliği ile maça bir sıfır galip başlamaktadır zaten. Neredeyse tamamı tek mekânda geçen film sürprizli, renkli ve gizemli ortamı ile bile tek başına övgüyü hak ediyor diye düşünmeden edemiyor insan. Tıpkı ressamın öncelikle etkileyici bir manzara ya da model bulması gibi bir yönetmenin filmini çekeceği mekânı bulması o kadar önemli olmalı. İşte Jensen, bunu fazlasıyla başarmaktadır. Film, gizem ve merak yaratacağı her şeyi de bu mekânın içine yerleştirir. Filmin başlarında evin içine girmek için, daha sonra üst kattaki babanın odasına sonra bodruma son olarak da bodrumun duvarından gizli bölmeye geçmek için Gabriel ile birlikte mücadele veririz izleyici olarak. Jensen, o kadar incelikli dokumuştur ki senaryosunu, film bir an bile nefesini çabuk tüketip de soluklanma ihtiyacı hissetmez. Art arda sıraladığı çatışmaları filmi hep diri tutar. Filmin, her ne kadar üzerine kurduğu esas çatışma babanın sırlarına erişebilmek olsa da, amaca giden yollar asıl öyküyü doğurur. Her kuralın ihlal edilmesiyle açılan kapılar, tıpkı bir matruşka gibi açıldıkça çoğalıp, zenginleştirir film denen şenliği.

Filmin titizlikle oluşturduğu bir diğer şey ise karakterlerdir. Hem de tamı tamına yan rolleri saymazsak –ki yan karakterlerde çok renklidir- beş derinlikli karakter çıkar karşımıza. Kadın düşkünü Gregor, peynir oburu, mükemmel analizci Josef, şiddetin isim babası Franz, mastürbasyon bağımlısı, kaypak Elias ve aslında filmin en sıkıcı, renksiz ve normal karakteri Gabriel muhteşem beşli oluşturmaktalar. Yalnız, Gabriel karakterinin tüm hikâyeyi çözmek için katalizör görevi gördüğünü, filmin vazgeçilmez parçası olduğunu da söylemek gerek.

Mænd Og Høns’ın en keyifli sahneleri ise felsefi konuşmaların yapıldığı anlar olmuştur benim için. Evrim teorisi ile ilgili ya da daha sonra Gabriel’in zoruyla okudukları İncil’deki pasajlar üzerine yapılan yorumlar tam anlamıyla olağanüstü. Bu bazen Josef ağzından dinlediğimiz uzun tiradlar tadından yenmez bir dinleti havasında ilerler. Bu ilkel koşullarda tıpkı Nuh’un gemisindeki gibi türlü hayvanlarıyla birlikte yaşayan masumluğu bozulmamış dört kardeş ile onları İncil okumaya ve medeni yaşamaya zorlayan Gabriel arasında yaşanan çekişme filminde vermek istediği meselenin bel kemiklerinden biri. Sürekli bilimsel kitaplar okuyan, tenis oynayan, uzun uzun felsefi konuşmalar yapan oldukça entelektüel karakterlerimiz, medeniyetin getirdiği diğer nezaket kurallarını pek de umursamazlar. Gabriel ise tıpkı ilkellikten medeniyete geçen tüm toplumların genetiği ile oynamak için dini kullanmaları gibi onları değiştirmeye çalışsa da elbette film buna izin vermeyecektir. Bu beş kardeşin heyecan verici maceralarını kaçırırsanız emin olun çok üzülürsünüz. Demedi demeyin.