30.05.2017

VİZYON DIŞI: Maestro

Henri (Pio Marmai), tüm hayali, fast and the furious gibi bir filmde oynamak olan, parasız genç bir aktördür. En yakın arkadaşının araya girmesiyle, film dünyasının en saygı duyulan yönetmenlerinden ve çektiği sanat filmleriyle tanınan Cédric Rovère’in (Michael Lonsdale) yeni çekeceği filmde çok ufak bir rol alabilmek için seçmelere katılır. Her ne kadar bu uçuk kaçık genç adamla ciddi yönetmen birbirlerinden epey farklı olsalar da, yönetmen Henri’ye bir kaç satırlık rol verir. İlk sinema filmi için çok heyecanlanan Henri, ev arkadaşını da “asistanı” olarak yanına alır ve 5.yıldızlı bir otelde kalacağını düşündüğü film setine doğru yola çıkar. Ancak Cédric Rovère’in filmi düşük bütçeli bir sanat filmidir ve set şartları pek de Henri’nin beklediği gibi değildir. 

Çekimler sırasında, grubun en sofisitike ve bilgili oyuncusu olan Gloria’ya (Deborah François) aşık olan Henri, başrolü oynayacak oyuncunun son anda programının aksaması sonucu bir anda aşık olduğu kadın karşısında ve başrolü oynerken bulur kendini. İki genç, kesinlikle aynı dili konuşmadıkları gibi, Henri için 17.yy’da geçen bir aşk filminden alnının akıyla çıkmak, ünlü yönetmeni memnun etmek ve Gloria’yı etkilemek birbirine bağlı zorluklar olacaktır. Henri zamanla, şiiiri ve sabrı öğrenirken, ünlü ve yaşlı yönetmen de gençliğin dilini öğrenmeye başlayacaktır.

Film aslında, 2009 yılında bir araba kazasında hayatını kaybeden genç ve yetenekli Fransız aktör Jocelyn Quivrin’in fikridir. Quivrin bir film çekimi sırasında tanışıp çok etkilendiği ünlü yönetmen Eric Rohmer için bu filmi planlamış ve senaryosunu birlikte yazmak için yakın arkadaşı Lea Fazer’den yardım istemiştir. Erken ölümüyle film yarıda kalmış ve Lea Fazer hem arkadaşının ve hem de Quivrin’den birkaç ay sonra hayata veda eden Eric Rohmer’in anısına filmi tamamlamış.

Maestro, hem nesiller ve hem de farklı kişilikler arasındaki kültür çatışmasını, tatlı tatlı anlatıyor. Yüzünüzdeki gülümseme, filmin son anına kadar kaybolmuyor.

Eleştirmenlerin sinemaya bir aşk mektubu dediği film aynı anda hem kahkalarla güldürürken hem de kalbinize dokunmayı başarıyor. Güzel bir şiir gibi akıp giden film, hem oyunculukların doğallığı, hem dilin güzelliği ve hem de Fransa kırsalının gözalıcılığıyla, sürüp gitsin, bitmesin istiyorsunuz.

Öyle ki, filmin içinde çekilen filmi de merak ediyor ve görmek istiyorsunuz. Türkiye’ye festivaller dışında Fransız filmleri çok gelmese de, fırsatını bulduğunuzda seyretmenizi tavsiye ederim, ruhunuza iyi gelecek filmlerden Maestro…