30.05.2017

KARA DİZİ (Film Noir Üzerine Yazılar): The Maltese Falcon

Yıl 1941. Humphrey Bogart ilk uzun metrajında oynayalı on bir yıl, Dashiell Hammett “Malta Şahini” romanını Black Mask dergisinde tefrika edeli on iki yıl geçmiş. John Huston henüz hiç film çekmemiş. Film noir türü doğdu doğacak, ama “film noir” teriminin icat olmasına henüz beş sene var. O güne dek Hollywood için senaryolar yazan John Huston, daha önce sinemaya uyarlanmasına rağmen, Hammett’ın “Malta Şahini”nin özünü en iyi kendisinin yansıtabileceğine dair stüdyo patronlarını ikna ediyor. Genelde ikincil rollerde yer alan Humphrey Bogart’ı da başrole yerleştirip filmin hazırlıklarına başlıyor. Ve her anlamıyla noir olarak tanımlanabilecek belki de ilk film olan “The Maltese Falcon” tüm görkemiyle ortaya çıkıyor.

Huston, ilk filmini çeken bir yönetmene göre çok iddialı. Filmi kafasında kare kare planlamış. Birkaç dış plan hariç bütün filmi olay sırasına göre çekiyor. Prodüksiyon planlanandan bile daha çabuk sona eriyor. “The Maltese Falcon” gösterime girdiğinde sinema tarihi için bir dönüm noktasına ulaşıyoruz. Humphrey Bogart’ın bundan sonraki pek çok rolünün önünü, bizzat Samuel Spade açıyor. Henüz bir sene geçmişken Bogart, Casablanca’yla kariyerinin en önemli rollerinden birine daha imza atıyor. Ayrıca Spade olmasa Bogart’ın Philip Marlowe gibi bir karaktere yakıştırılmayacağından emin sayılırız. Kısacası, Bogart’ın perdedeki personası, daha önce benzerine rastlanmamış ölçüde şahsına münhasır. Sinemaseverlerin imgeleminde asla sarsılmayacak bir yeri var.

“Malta Şahini”nin ilkleri bununla da bitmiyor; 40’ların sonuna kadar pek çok filmdeki incelikli performansıyla kısa ama etkileyici bir filmografiye imza atacak olan karakter aktörü Sydney Greenstreet’in de ilk filmi bu. Bu filmde Peter Lorre ile yakaladığı muazzam kimya, aralarında “Casablanca,” “Passage to Marseille” ve “The Mask of Dimitrios”un da bulunduğu pek çok sinemasal birlikteliğe sebebiyet veriyor.

Peki nedir bir sinema filmi olarak Malta Şahini’ni bu kadar kaydadeğer kılan?

John Huston, stile ve karakterlere olay örgüsü kadar hatta belki daha da fazla önem veriyor. Neler olduğundan ziyade, Sam Spade’in olaylara nasıl tepki gösterdiği veya yaşananların peliküle yansıyış şekli önemli. Sigaralar zincirleme içiliyor, femme fatale’imiz Spade’i ağına düşürmek isterken bir yandan ona âşık oluyor; işler karışıyor, cinayetler birbiri ardına inci gibi diziliyor. Düğüm çözülecek derken her şey daha çok karışıyor. Önce Joel Cairo, sonra da Şişman Adam “Gutman” işin içine girip Malta Şahini’nin peşine düşüyor. Filmin sonlarına geldiğimizde, Samuel Spade ve Brigid O’Shaughnessy arasında, sinema tarihinin belki de en muazzam yüzleşmelerinden biri yaşanıyor.

Spade, “katı pişmiş” suç romanlarının klasik başkahramanı: Hiçbir şey onun çetin yüzeyine nüfuz edemiyor. Ortağı Archer öldüğünde gözünü bile kırpmıyor; öte yandan prensipleri söz konusu olduğunda Allah’ı gelse onu kendi doğrularından caydıramıyor. Fakat mevzu aşka gelip çattığında Spade bile kendi tabiatıyla yüzleşmek durumunda kalıyor. Sırılsıklam âşık, ama bir femme fatale’in kurbanı olmaktansa aşkını gönlüne gömmeyi tercih edecek bir adam o.

Kapalı kapıların ardında yapılan pazarlıklar. Dumanlar altındaki odalarda ego ve çıkar savaşları. Cinayetler, cinayetler ve yine cinayetler. Ölümcül, öngörülemez kadınlar. Yağmur ve kan. Sinema sanatına kaydadeğer bir yönetmen armağan eden “The Maltese Falcon”, karaya boyanacak bir sinemanın ayak seslerini en şiddetle duyuran filmlerden biri. Üzerinden yetmiş küsur sene geçmesine rağmen değerinden hiçbir şey kaybetmeyen zamansız bir klasik.

Sırada: The Big Sleep