25.10.2016

Manchester By The Sea

Manchester by the SeaKenneth Lonergan‘ın üçüncü uzun metraj filmi Manchester By The Sea, gösterildiği her festivalde olduğu gibi Antalya Film Festivali’nde de izleyicide sessiz ama derinden bir iz bıraktı. Yas sürecini farklı karakterler üzerinden melodramaya başvurmadan anlatan filmi bu kadar ön plana çıkaran şey ise sadelik. Abisinin ölümü üzerine cenaze işlemleri ve yeğeninin vesayeti için döndüğü kasabada geçmişiyle yüzleşen Lee Chandler merkezinde ilerleyen film, benzer konuyu/süreci işleyen tonla filmden oyunculukları ve flashbacklerle bezeli kurgusuyla ayrılıyor.

Film Boston’da kapıcılık yapan Lee Chandler’ın gündelik yaşamıyla başlıyor. Gelen bir telefonla abisi Joe’nun öldüğünü öğrenen Lee hemen Manchester’daki sahil kasabasına gidiyor. Lee, abisinin gömülmesi, babasını yeni kaybetmiş yeğeni Patrick’e destek ve vesayet gibi durumlarla uğraşırken kasaba halkının Lee’ye olan tutumu ve Lee’nin kasabaya döndükten sonra değişen ruh hali bir yaşanmışlığı yavaş yavaş hissettiriyor. Neredeyse filmdeki gerçek zamanlı anlatım süresi kadar başvurulan flashbackler de Lee, Joe, Patrick, Randi gibi karakterlerin şu anki ruhsal durumuna yol açan geçmişteki travmalarına ortak olmamızı sağlıyor.

Flashback vurgusunu birçok kez yaptım çünkü Manchester By The Sea’deki kurgu tekniği gördüğüm en özel flashback kullanımı belki de. Geçmişe dönük anlatıma bu kadar çok başvurulmasına rağmen zamansal ya da anlatımda bir karmaşaya yol açmamasının sebebi ise bu geçişlerdeki duygunun paralel ilerlemesi. Gerçek zamanlı anlatımda ortaya çıkan soru işaretlerini geriye dönük anlatımla teker teker gideren Lonergan, sanki bir puzzle’ı bitiyor. Küçük puzzle parçalarıyla hikayenin köşelerini oluşturan Lonergan, git gide önemi ve boyutu artan parçalarla ana resmi görmemize izin veriyor. Durgun ve sade bir hikayeden hiç bunalmamamızı sağlayan kullanım bunun yanı sıra karakterlerle empati kurdurup ve düştükleri dipsiz kuyuda hissettiklerini bize geçiriyor.

manchesterbytheseaLee’nin geçmişiyle yüzleşmesi şeklinde özetlenebilecek olsa da Manchester By The Sea’yi özel kılan bir diğer etmen yas sürecini farklı karakterler özelinde verebilmesi. Film her insanın acıyı ve yaşadıklarını başka şekilde üstlenebileceğini söylüyor. Geçmişte ailesini, şimdi de abisini kaybeden Lee çözümü kaçmakta ve boşvermişlikte bulurken, genç yaşta ailesi dağılmış ve yeni babasını kaybetmiş Patrick ise sosyal yaşamına tutunarak ayakta durmaya çalışıyor. Film, Lee – Patrick arasındaki bu tezattan çokça besleniyor. Yaşadığı trajedi sonrası bir şekilde yaşamına devam etmeyi başaran Lee’nin eski eşi Randi ise kasabada Lee’yi görmesiyle birlikte darmaduman oluyor.

Festivallerdeki yorumlar ve son olarak Gotham adaylıkları Lee performansıyla Casey Affleck‘in Oscar’a uzanabileceğini söylüyor ki çok da haksız değiller. Affleck, yaşamı altüst olmuş bir karakterdeki boşvermişliği ve içine attığı o devasa hüznü usta işi bir oyunculukla yansıtıyor. Filmdeki diğer oyunculuklar da benzer kalitede. Az sahnesine rağmen gözüktüğü her sahneye damgasını vuran Kyle Chandler (Abi Joe Chandler), film içinde rahat bir kişilikten dağılmış bir kadına evrilen Michelle Williams (Randi) ve babasını kaybeden Patrick’in şaşkınlığını bizlere aktaran Lucas Hedges… Herkes görevini layığıyla yapıyor, tabii bu da yönetmen Lonergan’ın başarısı.

İyi senaristliğin yanına 2011’deki Margaret filmiyle iyi yönetmenlik rozetini de ekleyen Kenneth Lonergan, Manchester By The Sea ile birlikte sınıf atlayacak gibi. Yağ gibi akan senaryo ve kurgusuyla insanların yas tutma hallerini sade ve vurucu şekilde yapan film senenin en iyilerinden.