29.05.2017

Manglehorn: Al Pacino’yu Çıkarın, Geriye Ne Kalır ki?

En son 2013 yılında Prince Avalanche ve Joe’yu çeken yönetmen David Gordon Green, iki yıl aradan sonra Al Pacino’lu Manglehorn ile tekrar karşımızda. Prince Avalanche mütevazi ve küçük bir komedi olma yolunda ilerleyen, bu sayede de orijinalliğini kanıtlayan bir filmdi. Gerilim soslu dram türündeki Joe ise düzensiz anlatımı ve bocalayan senaryosunun kurbanı olmuştu. Senaryosu Paul Logan imzası taşıyan Manglehorn ise Joe’daki bu düzensizliğin devam ettirildiği kafası karışık bir film olmuş diyebiliriz.

Filmin tamamı Al Pacino’nun hayat verdiği Bay Manglehorn üzerine kurulmuş diyebiliriz. Elde Al Pacino gibi bir oyuncu varken bir karakter filmi yaratmak oldukça kolay bir fikir gibi gözükebilir. Ancak oyuncunun büyüklüğüne fazla kapılıp geri kalan her şeyi sırtlamasını beklemek ve bütün olumsuzlukları kapatmayı ona emanet etmek gibi bir hataya düşülürse bu hata izleyicinin gözünden kaçmaz. Manglehorn’da da böyle bir durum söz konusu ve ne yazık ki olumsuzlukları da gözden kaçmıyor.

Geçmişiyle bir hesabı kitabı olan ve şu anki durumuyla da sınırlı bir hayatın mücadelesini veren A.J. Manglehorn ile tanışıyoruz. Rutin hayatının içinde hep bir şeylerin eksikliğini hisseden Manglehorn’un kendisiyle olan bu mücadelesi yer yer hüzünlendiren yer yer de güldüren sahnelerle sunuluyor bize. Yönetmen bizleri basit gibi görünen bu hayatın derinlerindeki karmaşaya davet etmeye çalışıyor sık sık. Lakin karakter bazında altını dolduramadığı özellikler ve spesifik bir hedefi yokmuş gibi görünen hikaye kurgusu, filmi sıradanlaştırıyor. David Gordon Green filmi özgün yönetmenlik hamleleriyle süsleyerek sıradan bir konuyu izlenebilir kılmak için çabalıyor fakat bu çabası olay örgüsündeki kafa karışıklığını ortadan kaldırmaya yetmiyor. Geçmişiyle olan hesabı, oğluyla olan ilişkisi ve Dawn adlı bir kadınla aralarındaki duygusal yakınlık, karakterimizi hayatla hesaplaşmaya iten bileşenler olarak belirlenmiş. Bu bileşenlerden yer yer randıman alınsa da film içinde ortak bir paydaya ait gibi durmuyorlar, hepsi birbirinden bağımsız küçük hikayeciklermiş izlenimi veriyorlar. Bütün bunlar olup biterken karakterimizin monotonluktan sıyrılmak için atacağı adımı beklemek kalıyor bize. Bir süre sonra da beklediğimizi bulamamak konusunda endişelenmeye başlıyoruz. Bu endişemizin sebebi ise filmde somut bir olay örgüsü göremememiz. Durumlar üstüne kurulu sahneler akıcılıktan uzak yanlarıyla bir sıkıntı inşa ediyorlar içimizde.

Bunlara rağmen Manglehorn’u izlenebilir kılan önemli bir özellik var: Al Pacino. Büyük ustanın her şeye rağmen kendi küçük şovuna dönüştürdüğü sahnelerin hayranları için doyurucu seviyede olduğu rahatlıkla söylenebilir. Birkaç sahnede filme iyice adapte olmamızı, diyaloglar ve durumlar üzerinden yaratılan esprilere gülmemizi sağlayan ise yine Al Pacino. Holly Hunter ise kendisine ayrılan bölümleri başarıyla kurtararak ne kadar değerli bir aktris olduğunu hepimize hatırlatıyor.

Ortada Al Pacino hayranlarının (hayranı olmayan kaç kişi vardır ki?) oyunculuk anlamında istediklerini aldıkları bir film var. Ama geri kalan her şey birkaç sahne dışında (yemek sahnesi ya da Blow Up’ı anımsatan o son sahne gibi) o kadar havada kalıyor ki film sona erdiğinde Al Pacino’dan başka hatırlayacak çok az şey kalıyor.