19.12.2020

Mank: Yazarların Sesi

Anıl YAĞCI

“Bir süredir gücünü yitirmiş olan, kaçınılan ve hasır altı edilen, kullanıldığında kullananı alay konusu yapan, içi küçülüp çirkinleşene dek boşaltılan, böylece de bir uyarıya dönüşen sözcüklerin arasına “yazar” sözcüğü de katıldı.”[i]

Elias Canetti‘nin vurgulamış olduğu “yazar” kavramıyla söze başlıyorum çünkü bugün irdeleyeceğim film benim nazarımda bir “yazar” filmi. David Fincher‘ın Mank filmi hem yapılış şekliyle hem de “sözde” konusu itibariyle bu tanıma uymakta. Ancak filmi izledikten sonra ise konusunun bambaşka bir şey olduğunu anlıyoruz. Evet, “Mank” Yurttaş Kane’in hikâyesinin yazılma sürecini ele alıyormuş gibi gözükse de -ki bu kısmen doğru- aslında Mank, sözde konusunun ve adının aksine temeline Yurttaş Kane’i almıyor.

Filmdeki ana özne, Holywood’un gücünün nasıl propaganda makinesine evrildiği, 1930-1940’ların nasıl yaşandığı, arka plandaki Amerika’nın sosyo-politik yapısıdır. Film bu yönüyle izlenmeye başlandığında herkesi ters köşeye yatırdı. Bu filmde senaryo yazım sürecinden başlayarak Hermann Mankiewich‘in zihninde bir yolculuğa çıkılacağı sanılıyordu ama öyle olmadı. Bu film bana göre, bir Holywood eleştirisi niteliği taşımakta. Holywood nasıl Holywood oldu, biraz da bunu irdeliyor.

Propaganda aracı haline gelen Hollywood

Film, Holywood’un propaganda aracı haline gelmesini eleştiriyor; Fincher, Holywood’u anlatırken Holywood düşmanlığı yapmıyor kendisinin de oradan geldiğinin bilincinde sadece eleştirel bir şekilde yaklaşıyor. Bunu da 1934 Kaliforniya seçimleri ve Sinclair üzerinden yapıyor. Yapılmış olan reklam filmlerinde görmüş olduğumuz üzere Sinclair aleyhine bir karalama kampanyası söz konusuydu. Dikkat ederseniz ona oy vereceğini söyleyen kişilerden birisi siyahi diğeri de Rus aksanıyla konuşmaktaydı. Bunun yanında yalan haberler, aslında oyuncu olan yaşlı bir kadının sıradan bir vatandaşmış gibi reklam filminde oynaması bunlar o dönemin propoganda gücünün yansımalarıydı.

Mank’ın Thalberg’le yaptığı bir konuşmasında “Sizin benim parama mı ihtiyacınız var, siz zaten o güce sahipsiniz.” diyerek her şeyi özetliyor. Sinema burada en önemli “nesne” konumunda. Çoğu şey gibi aslında sinema da politik, bunu çok rahat gözlemliyoruz. Mayer’in çalışanlarına yönelik politik konuşması neticesinde emekçiler maaşlarının yarısından vazgeçiyor. Seçimde Sinclair’in kazanması halinde, kaymak tabaka işin renginin değişeceğinin farkında ve artık sektörden nemalanamayacaklarını da biliyorlar.

Yazarların tarafında

Başta da ifade ettiğim gibi bu film tam anlamıyla yazarların tarafını tutan bir film. Yurttaş Kane’in asıl senaristi kim? tartışmalarına net bir şekilde cevap veriyor. Buradaki cevap, senaryoyu Orson Welles ve Hermann Mankiewicz‘in (Mank) birlikte yazmadığını, senaryonun Mank’e ait olduğunu söyleme cesaretinde bulunuyor. Bu iddiayı da ilk olarak dile getiren kişi de Pauline Kael adında kadın bir sinema eleştirmeni. 1971 yılında New Yorker’da “Raising Kane”[ii] isimli oldukça uzun makalesinde kısaca, Orson Welles’in isminin senaryo yazarları arasında yer almayı hak etmediğini söylüyor.

Filmi Hermann Mankiewich‘in gözünden seyrediyoruz. Mank bir gözlemci hatta Salah Birsel’in tabiriyle “uluslararası” bir gözlemci.[iii] Marion Davies de bu konuda hakkını veriyor Mank’in. Yazarların tarafında olan sadece Fincher değil, filmin içerisinde görüyoruz ki Mank de yazarların tarafında. Irving Thalberg de bunu ilk yemekte söylüyordu. Filmdeki diyaloglar o kadar zengindi ki hepsinden belli başlı çıkarımlarda bulunulabilinirdi. İlk yemekte Hitler’in ciddiye alınmaması ancak Mank’in onun dünyada ciddi bir aktör olacağını öngörmesi de Mank’ın ince zekasını bizlere sunuyor.

Akrabalık bağları kurduğu filmler

Burada akıllara bir başka Holywood taşlaması olan “The Player” (Robert Altman, 1992) filmi de geliyor. Mank bu eleştiriyi yaparken The Player‘daki yöntemi kullanmıyor. The Player, Holywood’a yönelik getirilmiş en sert eleştirileri barındıran bir filmdir bana kalırsa. Tüm filme yayılan o sahneler çarpıcı biçimde aynı mesajı veriyor. Holywood’un mutlu sonlarından oluşan “peri masallarının” adı üstünde bir masaldan ibaret olduğu bu masallarda da belli başlı öğelerin olmazsa olmaz olduğunun mesajını veriyor.

Yapay mutlu sonlar, yıldızlar, gerilim, kahkaha, çıplaklık, seks gibi ögelerden bahseder film. Filmin en satirik göndermelerinden birisi bir yazarın bu öğelerden yoksun bir film senaryosuyla yapımcıların kapısını çalması ve senaryosunu kabul ettirmesi ardından ise filmin sonunda o senaryosunun gene “Holywood” öğeleriyle donatıldığı halini görmemiz çok ince bir göndermeydi zannımca. Ve o öğelerden yoksun olmasının, “gerçekliğe” uygun olması gerektiğini savunan o senaristin “gerçeklik” tanımını eğip büküp başka bir şekle sokması da gözlerden kaçmamıştı. Baktığımızda The Player da bir “yazar” filmi. Başından sonuna kadar yazarların tarafını tutar ama bunu ironi ile süsleyip bize dolaylı yoldan sunar. O senaristin “Burada öykü karakterle örtülmemesi gerekecek kadar önemli.” vurgusu filmin yönetmeni Robert Altman’ın vermek istediği temel mesajlardan birisiydi. Robert Altman keskin bir dille Holywood’u deyim yerindeyse yerin dibine gömerken, Mank bunu yapmıyor. Mank ne yapıyor peki? Vermek istediği mesajı ince ince işliyor. Bu mesajı alıp almamayı izleyicisinin inisiyatifine bırakıyor. The Player gibi gözümüze sokmuyor. Mank bizden sinema endüstrisine eleştirel bakışın gücüyle yaklaşmamızı bekliyor. Fincher, Holywood’u eleştirirken kendi de içinden geldiği Holywood’un kazanımlarını yadsımıyor.

Holywood’un kazanımları demişken Mank ve The Player’ın yanına eklenecek bir film daha var: “Once Upon A Time… In Holywood.” Mank ve The Player’dan farklı olarak Tarantino’nun filmi bir Holywood güzellemesi niteliğini taşımakta. Tarantino da Fincher gibi Holywood’un içinden geliyor ancak yaklaşımı epey farklı. Tarantino, bizlere Holywood’u altın tepside sunarken, Fincher “gerçeklik” imgeleminden kopmadan o altın tepsiyi işaret ederek “Kral çıplak!” diyor. İki film arasındaki temel fark da bu. Tarantino filmin yapısını oyunculuklar üzerine kurarken ne Mank ne de The Player bu imaja sahip değil. İki film de “yazarlığı” ön plana çıkartıyor. Mank bunu doğrudan yaparken The Player dolaylı yoldan yapıyor bunu.

Mank’in şöyle bir özelliği daha var, yukarıda da belirttiğim gibi bu film izleyicisinden çok şey talep ediyor. O dönemin sosyo-politik yapısının bilinmesi başta olmak üzere; sinema tarihi, ideolojiler, Büyük Buhran ve sonrasındaki Amerika, filmin çehresini bir anda değiştiren “Upton Sinclair” haklarında bir bilgi alt yapısının olması beklenmekte ki film tam anlamıyla anlaşılabilsin. Film düz bir anlatıya sahip değil, 1930-40’lar arasında gidip gelirken bu geçişler bağlama uygun bir şekilde yapılıyor. Tam sesli sinemaya geçişin yapıldığı dönem olması ve yazarların öneminin kat ve kat artacağının ifade edilmesi en baştaki savımı destekler nitelikte olmuştur.

Filmin arka planına baktığımızda akıllara Upton Sinclair’le –haliyle Mank’le- dolaylı yoldan alakalı olan bir film daha geliyor. “Our Daily Bread” filmi, 1934 yılında -tam da Kaliforniya seçimlerinin olduğu sene- seçimi Sinclair kazansın diye çekilmiş. Tam anlamıyla bir kapitalizm eleştirisi olan bu film Upton Sinclair’in Mank’te yaptığı konuşmaların pratikte bir örneğini sunuyor bizlere. Our Daily Bread‘de kolektif bir şekilde birlikte yardımlaşarak sürdürülen komünal bir yaşamı izliyoruz. Büyük Buhran gibi karanlık bir dönemin sonrasını umutlu biçimde anlatan film, dayanışmanın her türlü sorunun üstesinden gelebilme gücünü temeline alarak bize bir “ütopya” sunuyor. Bu filmin diyaloglarını da Hermann Mankievicz‘in kardeşi Joe Mankievich’ın yazmış olması da ayrı bir ironi olarak karşımıza geliyor.

Mank ile Orson Welles arasındaki iktidar mücadelesine çok az değinmiş film. Sonunda görüyoruz bu mücadeleyi, bu iktidar mücadelesi ödülden sonraki konuşmalara da yansıyor. Bunun yanı sıra Mank’ın içsel çatışmalarını görüyoruz. Mank’in Upton Sinclair’i gördüğü sahnede duraksaması benim çok dikkatimi çekti, Yanına gitmek isteyip gidememesi “statüko”nun yanında mı yoksa karşısında olması gerektiği düşüncelerine hapsolduğunu gözler önüne seriyor. Bir nevi yabancılaşmış yahut yabancılaşıyor olmak onu tüketiyordu aslında. Joe’ya söylediği gibi “Tükenmiş durumdayım Joe.” “Git gide kendi kurduğum tuzağın içinde tutsak oldum. Kaçmamı sağlayacak bir açıklık tehlikesi her oluştuğunda devamlı tamir ettiğim bir tuzak.” Bir karar vermesi gerekiyor. Orson’la son konuşmasında senaryoda adının geçmesini söyledikten sonraki Orson’un tepkisine yönelik bunun senaryodaki Susan’ın Kane’i terk edişinin böyle olması gerektiğini söylemesi de güzel bir detaydı.

Mank’in David Fincher filmografisinde ayrı bir yeri olacağı kesin. En olgun filmlerinden birisi olarak kayıtlara geçecek belki de. Fincher bu filmde dönem estetiğini çok iyi yansıtmış, dönem estetiği ince ince işlenmiş bunun akabininde ustalıkla hayata geçirilmiş. En nihayetinde filmdeki geçen bir sözü uyarlayacak olursam, bir filmin hikayesini iki saate sığdıramazsın ancak bir izlenim vermeyi umabilirsin. Bu izlenimi de fazlasıyla veriyor bize film.

[i] Elias Canetti, Sözcüklerin Bilinci, Çev. Ahmet Cemal, Sel yay, 2017, s.298
[ii] https://www.newyorker.com/magazine/1971/02/20/raising-kane-i
[iii] “Ben bir gözlemciyim, uluslararası bir gözlemci.
Gece uyurken bile gözlemcilik görevimi elden bırakmam.” diyerek başlar “Dört Köşeli Üçgen” romanına Salah Birsel. Hiciv türünün en güzel örneklerinden birisi için, bkz: Salah Birsel, Dört Köşeli Üçgen, Sel yay, 2019.