14.06.2019

MIB Global Tehdit: 2019 Model Men in Black

Orijinal Seri

Men in Black serisinin geçmişi 1990 yılında yayımlanmış çizgi romanına dayanıyor. Serinin 1997’de çıkan ilk filmi ve arkasından gelen devam filmlerinin, çizgi romanlara göre önemli farklılıklar taşıdığını söylemek gerekiyor. Lowell Cunningham’ın yarattığı ve çıktığı yılı sadece üç sayı ile bitiren seri, Steven Spielberg’in ilgisini çekmeyi başarmıştı. Çizgi romanda Siyah Giyen Adamlar; sadece dünya dışı varlıklar ile değil, aynı zamanda doğaüstü olaylar ile de ilgileniyorlardı. Dünyayı kendi görüşlerine uygun biçimde şekillendirmek de amaçlarıydı. Görgü tanıklarının hafızasını silmek yerine onları öldürüyorlardı. Özetle daha karanlık bir yapı üzerine kurulmuştu Men in Black. Filme uyarlanırken daha fazla kişiye ulaşma ve her kesimden seyirciyi çekme kaygısı; filmin espiri dolu, aksiyonu bol, teknolojiyi ve uzaylı varlıkların ilginçliğini ön plana çıkaran bir proje olmaya itti.

Men in Black: International ile 90’lı yıllardaki seri, ikinci kez değişikliğe uğruyor. Konumuz kısaca şöyle:

Men in Black’i ilk defa çocukken gören ve hafızası silinemeyen Molly, yirmi yılını bu oluşumun yerini tespit etmek ve onlardan biri olmak için harcar. Amacına kısmen ulaşarak ”aday ajan” statüsü ile göreve başlar. Kendini bir tesadüf üzere Ajan H ile birlikte zorlu bir görevin içinde bulur. Yıllardır sorunsuz çalışan sistemin içine bir köstebek sızmıştır.

Klişe Durağı

Will Smith’li seri, filmde yok sayılmıyor, aksine ikili yer yer anılıyor. Seri değişikliğe uğruyor dedik ama film bunu yeterince başarılı yansıtamıyor. Yeni oyuncular, yeni karakterler ve ülkelere yayılmış bir hikaye izlememize rağmen yeni bir şey izliyormuşuz hissi yaratmıyor film. Yeni bir his yaratmadığı gibi ne yazık ki eskisini de aratıyor.

Men in Black’in takvime göre yeni bir film olması ama kendisinden önce çıkmış üç filmden hatta ve hatta kendisinden önce çıkmış hiçbir filmden farklı bir yenilik ortaya koyamaması, bu eleştirinin en büyük nedeni. Klişe, yerine ve ele alınışına göre filmlerin belirli yapı taşlarını oturtmada kullanılabilir. Men in Black ise tüm temellerini, alışık olduğumuz ve filmin onuncu dakikasında tahmin edebileceğimiz klişeler ile kuruyor. Filmin bizi ”çimdiklemek” amacıyla çizdiği yoldan, biz izleyiciler defalarca kez geçtik. Seyircinin acı eşiği artık daha yüksek. Hikayenin yetersizliğini bir kenara bırakıp diğer elementlere baktığımızda da Men in Black maalesef sınıfta kalıyor. Yer yer görsel efektlerin ucuz durduğu sahneler ile karşılaşıyoruz ki filmin fragmanında en güçlü olarak gösterdiği yanlardan biri de buydu.

Ritimsizlik

Peki öyle ya da böyle kurulmuş olan bu hikaye nasıl anlatılmış. Film etkili bir giriş yapma gayesiyle hızlı başlıyor. Haliyle öyküyü kurmak ve serim kısmını anlatması için yavaşlaması gerekiyor. Fakat hem serim kısmında hem de filmin geri kalanında ani gereksiz düşüşler ve nedensiz yükselmeler oluyor. Filmi izlerken neden izlediğinizi anlamadığınız sahneler ve diyaloglar ile karşılaşıyorsunuz. Film, bir temeli olmayan bu dengesiz diagramdan dolayı sizi yoruyor. Odağınızın kaybolmasına yol açıyor. Tempoyu da yerle bir etmiş oluyor.

Tessa Thompson, Ajan M rolünde ne yazık ki etkisiz bir performans sergiliyor. Chris Hemsworth ise Ajan H rolünü adeta çekiçsiz bir Thor edasıyla oynuyor. Thor: Ragnarok filmi ile üstlenmeye başladığı komedi yükünü bu filmde de taşımaya devam ediyor. Genel olarak ortalama ve ortalamanın altı olan oyunculukların nedeni, oyunculara klişe diyalogların dayatılmış ve kendilerini karakterle özdeşleştirecek imkanın tanınmamış olması bir hayli muhtemel.

Men in Black, endüstriyel sinemanın koyduğu kuralları dahi yerine getirmeyen ve ne yazık ki gelen gideni aratır atasözüne yaraşır bir film.