13.05.2016

Michael Fassbender: Parlak Bir Kariyer

2 Nisan 1977’de Alman bir baba, İrlandalı bir anneden, Almanya’da dünyaya geldi Michael Fassbender. İki yaşındayken gittikleri Güney Batı İrlanda’nın Killarney kasabasında büyüdü. Babası yemek şefiydi kendisi de Fossa Ulusal Okulu ve sonrasında St. Brendan Kolejinde öğrenim gördü. Klasiktir ya, okuldaki bir tiyatroda görev aldığında oyunculuğu çok sevdiğini anladı ve oyuncu olmaya karar verdi. On dokuz yaşında Londra’ya taşındı amacı Drama Center London’da okumaktı. Ancak 1999 yılında Oxford Stage Company bünyesinde oynanan Three Sisters oyununa katılabilmek için okulu yarıda bıraktı ve turneye çıktı.

Ekranla tanışması 2001 yılında İngiltere’de çekilen Hearts and Bones televizyon dizisinde, Hermann rolüyle oldu. Yine aynı yıl Band of Brothers adlı savaş drama dizisinde rol aldı. Bu adım, onun Amerika’da da yüzünü göstermesi demekti. 2006 yılında kadar çeşitli televizyon filmleri ve dizilerinde rol aldı. 2006 onun sinemaya adımını attığı yıldı. 300 adlı filmde Stelios olarak çıktı seyircilerin karşısına.

Benim Fassbender’i tanımam 300 sonrasına düşer. 2007 yılında bir François Ozon filmi olarak izlediğimiz kostüm draması Angel ile tanımıştım Fassbender’i. Daha doğrusu, bir Ozon hayranı olarak izlediğim filmde Romola Garai’nin karşısında ufacık da olsa varlık gösteren bir adam dikkatimi çekmişti: Esmé rolünde Fassbender.

Angel’dan sonra bir televizyon filmi ile sinemaya ara verse de 2008 yılı, kendi kuşağının en yetenekli aktörlerinden olarak adını zikredeceğimiz bir “star”dan ziyade “oyuncu”yu takdim etti dünyaya. Onu bu denli sevdirecek ve takdir görmesini sağlayacak film Hunger idi. Sonrasında yine birlikte harika işler çıkaracağı yönetmen Steve McQueen, Fassbender’e tüm filmin yükünü sırtlayacağı Bobby Sands rolünü armağan etmişti.

“1980’de Maze Hapishanesi’nde yedi cumhuriyetçi mahkum İngiliz hükümeti tarafından yapılan Kuzey İrlanda’da paramiliterler için savaş tutsağı benzeri Special Category Status anlaşmanın iptali için bir açlık grevi başlattılar. Grevin başında Brendan Hughes vardı. İngilizler anlaşma talebinden vazgeçmiş gibi göründüğünde, grev herhangii bir ölüm olmadan durduruldu ancak anlaşmanın detaylarındaki değişiklik nedeniyle ertesi yıl tekrar bir grev başladı. Bu sefer mahkûmlar eş zamanlı grev yapmaktansa, propagandayı en üst düzeye çıkarmak için birinin ölümünden sonra diğerinin başlaması şeklinde sürdürdüler.

İrlanda Cumhuriyet Ordusu (IRA) üyesi siyasi tutukluların 1981 yılında gerçekleştirdiği açlık grevinde 10 IRA üyesi hayatını kaybetti. İrlandalı cumhuriyetçi paramiliter Bobby Sands on kişi içinde ilk ölen kişiydi.”[1]

Ödül dağıtanların seveceği şekilde bir vücut değişimi geçiren Fassbender, bu rolü için neredeyse bir deri bir kemik kalmıştı. Bu gövde gösterisi ona birkaç ödül olarak geri döndü. Bu ödüllerin arasında en önemlisi İngiliz Bağımsız Film Ödüllerinden gelen oyunculuk ödülüydü.

Yıl yine 2008’ken Eden Lake filmi ile çıktı karşımıza Fassbender. İzleyenen sinirlerini zorlayacak bir gerilim, kapana sıkışmışlık hissiyatı verecek bir korku denemesiydi bu. Fassbender, İngiltere sularında yüzmeye devam ediyordu. 2009’da yine İngiltere menşeili Fish Tank ile çıktı karşımıza. Esasında genç bir kızın büyüme öyküsü olarak nitelendirebileceğimiz Fish Tank, çok başarılı bir filmdi ve en çok festivalseverleri memnun etti. Yönetmeni Andrea Arnold’ın adını hafızamıza kazırken, Conor rolündeki Fassbender’den de tiksinmemize neden oldu. Tabii bu mümkünse! Böyle bağımsız ve dört başı mamur filmlerden sonra bol yıldızlı bir filme hazırdı Michael Fassbender: Inglourious Basterds. İngiliz Subay Archie Hicox olarak karşımıza çıkan oyuncu, bu yıldız karması filmde kendine has bir yer edinmişti. Ancak Quentin Tarantino’nun bu filminde en fazla akılda kalan kişi Christoph Waltz olacaktı.

Blood Creek (2009), Jonah Hex (2010) filmlerinden sonra Fassbender, kendine en yakışan rollerden biriyle, Rochester kimliğiyle göründü beyazperdede.  Charlotte Brontë’nin unutulmaz romanı Jane Eyre’nin Cary Fukunaga yönetimindeki 2011 yapımı uyarlamasında kitabın karanlık yönünü koruyan bir karakter çalışmasına imza atıldı. Jane Eyre (Mia Wasikowska) ve Rochester arasındaki tutku, görsellikle birleştirilerek  Charlotte Brontë’nin kurduğu karanlık dünya çok iyi aktarılmıştı perdeye.

Fassbender’in çok sevilen bir oyuncu olmaya başlaması sanırım yeni jenerasyon X-Men uyarlamalarına denk düşmekte. Sevilen derken daha büyük kitlelerce tanınan, bilinen bir oyuncu olmaya başlamasını kastediyorum. X-Men: First Class’da (2011) tanıdığımız Magneto’ya evrilecek Erik rolünde izledik Fassbender’i. Magneto’nun her daim X-Men’deki en karizmatik mutant olduğunu düşünmüşümdür. Fassbender tam bu noktada çok iyi bir seçim olarak düşünülebilir. Yarattığı tekinsiz, zeki hatta hınzır ekran personası tam da Magneto’ya yakışan kavramlarla şekilleniyordu. Serinin devamında (X-Men: Days of Future Past, 2014) da bu başarısını kanıtladı oyuncu.

Yine 2011’de, çoğumuza “Ne yapıyorsun David Cronenberg?” dedirten ve yönetmenin diğer filmlerine nispeten başarısız bulunan A Dangerous Method’da Carl Jung rolünde gördük Fassbender’i. Aynı şekilde Steven Soderbergh’e de şaştığımız Haywire vardı oyuncunun filmografisinde o yıl yine. Ancak 2011 esas Shame yılıydı Fassbender için. Steve McQueen ile ikinci ortaklığında yine filmin merkezindeki kişiydi Fassbender. Tıpkı Hunger’da (2008) olduğu gibi oyunculuğuna güvenmişti McQueen, Fassbender’in. Metropol dediğimiz ve insan öğüten, tek tipleştiren, tüketmeye yönelik yaşamlar pompalayan kentlerde süregelen hayatların içinden çekip çıkardığı Brandon kompozisyonu ile birçok ödül alan Fassbender, o güne kadar inanmayan kaldıysa da o günden sonra özellikle eleştirmenleri kendine hayran bırakmıştı. Birçok okumaya açık metniyle zengin bir öykü kuran Steve McQueen, izlendikçe yeni tartışmalar yaratabilecek bir film çıkarmıştı karşımıza. Tabii ki filmin başarısına, çeşitli eleştirmen gruplarından Avrupa Film Ödüllerine kadar uzanan bir skalada aldığı adaylıklar ve ödüllerle de ispatlanan Michael Fassbender’in katkısı yadsınamaz diye düşünüyorum.

Sanırım tüm filmografisi içinde en başarılı karakter çalışması Brandon ile Shame filminin ayrı bir yeri olan Fassbender, filmi takip eden yıllarda Prometheus ve 12 Years A Slave ile çıktı karşımıza. Kanımca Prometheus’un en iyi şeyiydi oyuncunun canlandırdığı David tiplemesi. 12 Years A Slave’de ise bazılarının “abartılı” bulduğu ama ödülseverlerin yine bağrına basacağı Edwin Epps adını kazıdı hafızamıza. Steve McQueen’in üçüncü uzun metrajında yine Fassbender’le çalışması yönetmen-oyuncu uyumuna örnek teşkil etmekte sanırım.

Festivalseverlerin takibinden kaçmayacak çok sevimli bir öykü anlatımı olan Frank (2014) de farklı bir kategori olarak girdi oyuncunun filmografisine. Filmin neredeyse tamamını kafasında büyük bir maske ile geçiren Fassbender’in bu küçük bütçeli, sevimli ve beğenilen filmi de takdir gördü.

İlkin Sundance’da görücüye çıkan Slow West (2015) bizim sinemalarımıza da uğradı ve Fassbender’i bir western’de izledik. Aynı yılın filmlerinden Macbeth ve Steve Jobs da Fassbender’in iyi oyunculuğu ile hafızalarımızdaki yerlerini aldılar. Jobs rolü filmin de önüne geçerek birçok adaylık getirdi oyuncuya. Son nokta Oscar’a ulaşamadı belki ama kampanya yapmaması, buna gerek görmemesi belki e Leonardo DiCaprio’yu zorlayacak tek oyuncu olan Fassbender’i yarışta ikinci sıraya çekti.

Terrence Malick ile çalıştığı Weightless, Derek Cianfrance (kendisini Blue Valentine ile anımsayabilirsiniz) yönetiminde oynadığı The Light Between Oceans bu yıl izlemeyi umduğumuz filmlerden… 

[1] Bilgi wikipedia’dan alınmıştır.