15.08.2017

ANALİZ: Mission: Impossible

 

Yener Kök

Brian De Palma, 1970’li yıllarda ABD sinemasının eksenini yerinden oynatan bir avuç ‘sakallı’dan biri (diğerleri: Lucas, Spielberg, Coppola, Scorsese). Ve o dönemin tüm yaratıcı yönetmenleri gibi kendine has takıntıları ve görsel üslûbu olan özel bir sanatçı. Onu özel yapan ve sinema tarihinde meslektaşlarının neredeyse %99’undan ayıran şey ise, eserlerinde görselliği bir araç değil, amaç olarak görmesi. Yani bir De Palma filmini doğru bir şekilde çözümleyebilmek için hikâyesine değil, görsel dünyasına bakmak gerekiyor.

Elbette hayatını yönetmenlik yaparak kazanan biri olarak tercihlerinden taviz vermek zorunda kaldığı dönemler ve ‘kendisi için’ değil, ‘endüstri ve seyirci için’ çektiği pek çok film de var; hatta 80’li yıllardan itibaren onun filmografisini “bir size, bir bana” şeklinde takip etmek de mümkün. Ancak De Palma o kadar dev bir yönetmen ki (senaryo ve oyuncularıyla) öncelikle ‘gişe’ için tasarlanmış olan büyük bütçeli filmlere bile, bir şekilde kendi imzasını atmayı hep başardı. Ve o büyük filmlerin belki de en iyisi, gelmiş geçmiş en iyi aksiyon filmlerinden de biri olan 1996 tarihli “Mission: Impossible”.

Beşincisi bu hafta gösterime giren bu çekici seriyi başlatan (aynı zamanda serinin hâlâ açık ara en iyisi olan) film, bir ‘aksiyon/gerilim’ olarak tasarlanmış ve De Palma’nın ustalığını konuşturduğu pek çok klasik sahne içeriyor. Aralarından hemen sivrileni ise filmi seyreden hiç kimsenin kolay kolay unutamayacağı, Tom Cruise’un akrobatik yetenekleriyle süslenen, CIA merkezindeki kasa benzeri korumalı odaya girip çıkılan sahne.

Filmin ortalarına gelirken Cruise’un, ekibine sözel olarak kısa bir sunumunu yaptığı, o anlatırken De Palma’nın bize görsel olarak kusursuz bir şekilde tanıttığı söz konusu oda, filmin adındaki ‘imkânsız görev’in ta kendisi. En ufak bir vücut sıcaklığı değişimiyle, zemine uygulanan gram seviyesindeki bir ağırlıkla ya da sandalyeyi 1 cm yana kaydırırken çıkan sesle bile alarmların çalıştığı, tavandaki (diyagonal lazer ışınlarıyla korunan) havalandırma penceresi ve kapısı dışında giriş çıkış yapılamayacak bir yer. Kapıdan önce ses, daha sonra retina taraması ile girebilen tek kişi ise CIA analisti Rolf Saxon.

Sahnenin öncesinde Cruise, Emmanuelle Beart ve Jean Reno, itfaiye ekibi olarak binaya girer. Alarmı çalıştıran kişi ise, bilgisayar başında onlara destek veren ve işinin uzmanı bir hacker olan Ving Rhames’tir. Kıyafet değiştiren Beart önce mide bozan bir sıvıyı, Saxon’ın molada (kantinde) içtiği kahveye damlatır. Akabinde (YouTube’da tek parça olarak yer almadığı için aşağıda bağlantısına yer verdiğimiz üç ardışık videonun ilkinde) Reno ve Cruise bir görevliyi etkisiz hâle getirerek girdikleri havalandırma boşluğunda, odanın tavanındaki lazer ışınlarını küçük aynalar vasıtasıyla devreden çıkarır, özel bir mekanizmayla vidaları söker ve bir ipe bağlı olan Cruise ağır ağır aşağı süzülür (ses nedeniyle herhangi bir makara kullanamayacakları için Cruise’un tüm ağırlığını Reno taşıyacaktır).

De Palma ses bandını tamamen boşaltarak, adeta uzay sessizliğini anımsatan odanın içine bizi de sokmuştur artık. Çok geçmeden ilk gerilim unsuru devreye girer ve Saxon koridorlardan odaya doğru yönelir (Beart’in kantinde ceketine tutturduğu minicik bir GPS cihazı sayesinde Rhames onun her adımını izlemektedir). Belli ki, kahvedeki ilaç beklenen çabuklukta etki etmemiştir. Onun giriş merasimi uzadıkça gerilim dozu da giderek artar, sonunda odaya girdiğinde Cruise tekrar yukarı çekilmek zorunda kalır. Cruise havada asılı olarak analisti izler, nefes bile alamamaktadır. Geçmek bilmeyen saniyelerin ardından ilaç nihayet etkisini gösterir ve Saxon elinde çöp kovasıyla koşar adım odadan çıkıp lavabonun yolunu tutar.

Akabinde Cruise yeniden aşağı sarkar ve işe koyulur. Verileri diskete indirirken hem ekip, hem de biz rahatlamışızdır ama kısa süre içinde ikinci gerilim unsuru devreye girer: Büyük bir güçlükle elindeki iple Cruise’u taşıyan Reno’nun birkaç metre ötesinde bir fare belirir. Onun ağır ağır Reno’ya doğru attığı her minik adım adeta içimize işler, o yaklaştıkça gerilim de yeniden tırmanır. Nihayet dibine kadar sokulduğunda Reno ipi elinden kaçırır, kamera aşağıdaki Cruise’un zemine doğru düşüşüne ve tam yere değmek üzereyken santimler kala havasa duruşuna kesme yapar. Ardından (bir mizah unsuru olarak) yeniden Reno’yu ve onun tarafından etkisiz (cansız) hâle getirilmiş fareyi görürüz.

Bu arada Cruise’un vücut sıcaklığı doğal olarak artar, alarm her an çalmak üzeredir. Yetmezmiş gibi Cruise’un alnından akan ter damlası gözlüğünden aşağı doğru süzülmeye başlar, şayet yere değerse o da alarmı çalıştıracaktır. Saxon bozulan midesi yüzünden tuvaletle oda kapısı arasında birkaç kez gidip gelirken, ter damlası gözlükten sıyrılarak aşağı doğru yönelir ve tam yere değecekken, Cruise’un (yakın çekim) deri eldiveninde tok bir ses çıkararak dağılır.

Yine bir rahatlama ve Cruise’un yukarı doğru çekilişi.. Ancak bu da uzun sürmez ve Saxon yeniden odaya yönelir. Rahatlamış görünmektedir ve büyük olasılıkla bu sefer giriş yapacaktır. Rhames’in telsizden uyardığı Reno ses sınırlarını zorlama pahasına Cruise’u alelacele yukarı çeker. Paralel kurguda Saxon göz taramasından geçer. Reno, yukarı gelen Cruise’un ağzına sıkıştırdığı disketi alırken bıçağını kaza ile boşluğa düşürür ve bu kez üçüncü gerilim unsuru olarak ağır çekimde aşağı doğru süzülen bıçağı seyrederiz. Tam masaya saplandığında Saxon içeri girer (dolayısıyla alarm devreden çıkar) ve ağır ağır başını kaldırarak masadaki bıçağı görür. O şaşkınlık içinde bıçağı incelerken ‘bizimkiler’ işini bitirip havalandırma penceresini çoktan eski hâline getirmiştir.

De Palma, blockbuster olarak tasarlanan bir aksiyon filminde görüntüleri, sesi ve kurguyu kusursuzca kullanarak, sinema tarihinin en iyi gerilim sekanslarından birini çekmiştir.