06.02.2018

Modern Klasikler: The Man Who Wasn’t There

Sıradanlığın Etkileyici Anlatımı

The Man Who Wasn’t There, Coen Kardeşlerin 2001 tarihli neo-noir filmi. Film, yönetmenlerin en başarılı eserlerinden biri olan Fargo (1996) ve ilk uzun metrajlıları Blood Simple (1984) ile benzer özelliklere sahip. Sanıyorum ki bu benzerliğin en temel nedeni bu üç filmde de bir cinayetin Coen Kardeşlerin kendine has tarzlarıyla ele alınması. Senaristlik ve yönetmenliği paylaşmalarıyla tanınan Coen Kardeşler, özellikle polisiye/noir ve absürd komedi tarzlarındaki filmleriyle kendi sinemalarını oturtmuş, günümüzde de dünya sinemasındaki yerleri önemli olan yönetmenler. Bu bahsettiğim aslında birbirine uzak görünen 2 farklı türdeki eserlere eğilen Coen Kardeşler için, The Big Lebowski’de (1998) büyük harflerle gösterdikleri o absürd komedi yeteneklerini zaman zaman polisiye eserlerinde de hissettirerek, başta zıt görünen kimi türlerin birbirleriyle desteklendiklerinde de lezzetli olmalarını sağlıyorlar demek mümkün. Blood Simple, Fargo ve The Man Who Wasn’t There’de bu bahsettiğim kendine özgü tarzlarının örneklerini pekala görmekteyiz. Ciddi meseleleri anlatımın büyük çoğunluğunda olayın ağırlığına uygun bir ağırkanlılıkla işlemeyi seven Coen Kardeşler, bu anlatımlarını bazen o kuvvetli karınları olan absürd komedi anlayışlarıyla sosluyorlar. Bu film özelinde ise, filmin Coen Kardeşler sinemasının hemen hemen tüm elementlerini taşıyan bir örneği olduğunu söyleyebiliriz.

Sıkıcı Bir Adamın Sıradan Hikâyesinin Büyüleyici İşlenişi

The Man Who Wasn’t There, berber Ed Crane’in (Billy Bob Thornton) insanı şoke edecek derecede bir sıradanlığa sahip hayatının olağanüstü bir gelişmeyle renklenmesini konu alıyor. Ed’in sıkıcı hayatının bunlara rağmen ne kadar olumlu veya olumsuz değiştiği ise filmin sonunda bizi sert biçimde çarpıyor. Filmin en başarılı özelliğinin sinematografisi olduğunu düşünüyorum zira Coen Kardeşler neo-noirla özdeşleşen “chiaroscuro” tekniğini çok şık biçimde kullanmışlar. Chiaroscuro, ekranın bir bölümünün koyu karanlık, bir bölümünün ise vurucu derecede aydınlık kullanıldığı bir sinema tekniği. Yüksek kontrastlı bu teknik, ekseriyetle film-noir ve neo-noirlarla özdeşleşmiştir. Bunun nedeni bu genre filmlerinin genellikle karanlık, gizemli ve anlatısal zıtlıklarla desteklenen hikâyelerini izleyiciye daha iyi hissettirebilme amacı gütmeleri olsa gerek.

The Man Who Wasn’t There, yalnızca kullanılan görsel teknikle değil, içerdiği anlatımla da bir neo-noir örneği. Eserin sonuna kadar bize eşlik eden bir anlatıcı var ve bu anlatıcı Ed’in ta kendisi. Bu anlatım tekniğinin (ve genel olarak neo-noir türünün) en başarılı örneklerinden biri olan Double Indemnity (1944) öykünmesini hissetmemek mümkün değil. Konusu, biçemi ve sinema tekniğiyle bir neo-noir örneği olduğu aşikar olan The Man Who Wasn’t There, henüz 17 yaşındaki Scarlett Johansson’u ve The Sopranos’un James Gandolfini’sini içermesiyle de cast olarak ilgi çekici.

Senaryo Bir Kefede, Sinematografi Bir Kefede

The Man Who Wasn’t There’in, senaryosundan öte sinematografisiyle kuvvetli bir film olduğu görüşündeyim. Ağır ağır anlatılan hikâyeyi dinlerken gördüğümüz neredeyse her bir frame’in üstüne düşünülmüş olduğu aşikar. Özellikle avukat Freddy Riedenschneider’in (Tony Shalhoub) mahkeme hazırlığı sahnesi hem diyalogları, hem de sinematografisiyle tekrar tekrar izlenmeye değer. Yatay çizgiye sahip bir hücrenin içinde konuşma yapan Riedenschneider’in üzerine düşen dikey parmaklık gölgeleri özel ve büyüleyici bir sahne ortaya çıkarıyor.

Dünyanın belki de en sıradan, en fark edilmez, en unutulmaya meyilli karakteri Ed’in cinayetin bile sıradan olmaktan çıkaramadığı hikâyesi alçak sesle ağır ağır anlatılıyor, bu anlatım Coen Kardeşler mizahı, birkaç orijinal karakter ve kuvvetli bir neo-noir sinematografisiyle birleşince de ortaya The Man Who Wasn’t There çıkıyor. Görünmez adam Ed’in kendini görünür kılma çabasını özellikle sanatsal açıdan muhteşem sekanslarla izlediğimiz The Man Who Wasn’t There, kardeşlerin filmografisi için önemli bir film.