23.11.2017

Modern Klasikler: The Breakfast Club

Seksenler Hakkındaki Her Şey

Seksenli yılların kült gençlik filmleri denince yönetmen John Hughes şüphesiz ki akla gelen ilk isim. Pretty in Pink, Ferris Bueller’s Day Off gibi klasikleşmiş gençlik filmlerine hem yazar hem de yönetmen olarak imza atan John Hughes’un bu türdeki en unutulmaz eseri 1985 tarihli The Breakfast Club.

The Breakfast Club liseli beş gencin cezalı olarak bir cumartesi gününü okulda geçirmeleri ve bu günün sonunda kendi kimliklerini bulmaları üzerine. Aslında kendi kimliklerinin diğerlerini tanıdıkça farkına varmaları ve önyargılarından arınmaları üzerine. Şu ana kadar oldukça klişe gelebilir ama bu filmi diğer gençlik filmlerinden ayıran en büyük özelliği bunu son derece gerçekçi bir şekilde ele almış olması.

Okulun popüler kızı, balo kraliçesi Claire (Molly Ringwald) hem arkadaş baskısından muzdariptir hem de ailesiyle sorunlar yaşamaktadır. Okulun “inek” öğrencisi Brian (Anthony Michael Hall) derslerinde çok başarılıdır ama atölye dersinden kalmak üzeredir. Bu ailesinin asla kabul edemeyeceği bir şeydir. Sporcu Andrew karakteri (Emilio Estevez) ise sadece babasının baskısı ile güreş sporuyla uğraşmaktadır ve nasıl kurtulacağını bilememektedir. Yalnızlar ve siyahlar kraliçesi Allison (Ally Sheedy) da ailevi problemler açısından diğerlerinden farklı değildir. Ancak hepsinin içinde en serseri olan Bender (Judd Nelson) belki de en sorunlu aileye sahiptir ve aslında kötü olmayan yüreğini saklayan hırçın bir maske takmaktadır.

Kütüphanede sıkıcı bir cumartesi olarak başlayan süreç bu beş liselinin önce birbirlerine amansızca saldırdıkları diyaloglarının ardından aslında birinin diğerinden çok da farklı olmadıklarını anladıkları bir güne dönüşür. Evdeki otorite figürlerini aratmayan ve o gün onları denetlemek üzere başlarında bulunan müdüre karşı da kenetlenen bu grup bunun da etkisiyle birbirinin gri yönlerini keşfederler.

Döneminin hicvi

The Breakfast Club’ı dönemin bir hicvi olarak da ele alabiliriz. Hatta sadece o dönemin değil günümüz kayıp gençliğinin de aynı sorunlardan muzdarip olduğu gerçeğinden hareketle güncelliğini halen koruduğunu söyleyebiliriz. Asi oldukları için dışlanan ve daha sert müdahale edilen çocuklar, ortama uyum sağlayamayıp tutunamayanlar, fazla çalışkan olduğu için alay edilenler ya da spordan başka şeye kafasının basmadığı sanılan tipler, ve son olarak okulda içten içe herkesin özendiği zengin ve popüler öğrenciler ile onların herkese tepeden bakan çevreleri. Sınıfsal farklılıkların da getirdiği bu tip kutuplaşmalar halen mevcut ve John Hughes bu sınıf adaletsizliğini karakterlerinin dilinden en etkileyici şekilde ortaya koyuyor.

Seksenli yıllar Amerika için “ben”in ön plana çıktığı, refah bolluk ve coca cola şelalelerinin su gibi aktığı televizyonlardan ve posterlerden Başkan Ronald Reagan’ın gülen yüzünün arzı endam ettiği bir dönemdi. Kapitalizm illetinin bütün dünyaya daha bir hızla yayıldığı, insanların ne giydiği veya ne yiyip içtiği ile yargılandığı, yaftalandığı günümüze kadar devam eden yıllara hızlı bir geçişti. Örneğin, zengin aile kızı Claire öğle yemeğinde “sushi”sini soya sosuna bandırıp yerken Bender’in beraberinde yemek gönderecek kadar ilgili bir ailesi bile yoktur. Veyahut okula her karakter bir şekilde araba ile bırakılmışken Bender yayan gelmiştir. Ancak sondaki yumruk havaya sahnesi Bender’ın nezdinde bütün karakterler adına atılmış bir zafer işareti gibidir. Farkındalıklar artmış, belki ertesi gün birbirlerinin yüzüne bakmayacak olsalar bile önemli bir aydınlanma yaşamışlardır.

O zaman, haydi şimdi filmle özdeşleşen, ondan ayrı düşünülemeyen Simple Minds klasiği “Don’t You Forget About Me”yi dinlemeye ve seksenleri huşu içinde yad etmeye gidelim.