11.05.2016

Modern Klasikler: Glengarry Glen Ross

Coffee’s for closers only (Kahve iş bitirenler içindir)

The Untouchables, Verdict, Ronin, Hannibal, Wag The Dog gibi filmlerde senaryo koltuğuna oturan David Mamet’in yedi kişilik oyunundan bir uyarlama Glengarry Glen Ross. Yönetmen koltuğunda ise, filmografisinde Two Bits, The Corruptor, Confidence gibi orta sınıf filmleri barındıran James Foley’i görmekteyiz. Filmin adı, arazileri kapı kapı dolaşılarak satılan iki gerçek gayrimenkul olan Glengarry Highlands ve Glen Ross Farms sitelerinin birleşiminden gelmektedir.

Çin Restoranı ve Gayrimenkul Satış Ofisi arasında geçen iki günlük hikâyede, iki lokasyonu birleştiren metro geçişleri yer yer kurguya olumlu katkılar sağlıyor. Şehir, metro vasıtasıyla bir uçtan bir uca akarken, seyirci de restorandan ofise karakterlerle beraber seyahat ediyor. Dış dünyanın seyahat özgürlüğü metro geçişleri Foley’in kusursuza yakın kamerasında ofis çalışanlarının olduğu bir kübikselliğe dönüşüyor ve tarihin en güzel dar mekân filmlerinden birine şahit oluyoruz. Bu yüzden, küçük çapta nefes darlığı yaratabilecek bir film. Ama yine de yağmurun güzel yağdığı özel filmlerden biri olduğunu söyleyelim.

James Newton Howard’ın baterisinden çıkan soundtrack, metro geçişi ve arkasına yedirilen mavi-siyah tonajlarındaki açılış, özel bir film izleyeceğimizin habercisi adeta.

Film, güçlü oyuncu kadrosu ve senaryosu ile, birçok açıdan beklentileri karşılayabilecek potansiyele sahip. Özellikle David Mamet gibi usta bir yazarın elinden çıkan bir oyun ve zekice çizilen karakterler düşünüldüğünde beklentilerin bir kat daha arttığını söyleyebiliriz. Ancak, bu filmle birlikte istatistiki açıdan ilk akla gelen anahtar kelimenin Alec Baldwin’in muhteşem tiratı olduğu söylenir: “Always be closing!”

Kariyerinin cameo rollerini bir kenara bırakırsak en kısa ve belki de en sağlam çıkışını Blake karakteriyle bu filmle sahneye yansıtmıştır. Seyirciyi kurtlar sofrasına hazırlayan bir Gordon Gekko gibidir. Daha ilk dakikadan itibaren, yağmurla birlikte soğuyan ofisi daha da soğutmuştur bu “esas ve arsız oğlan” ve izleyicinin de bir battaniye almasına neden olacak türüne az rastlanır gergin bir giriş yapmıştır. Mamet’in konuşma ritmine yakın, küfürlü diyalogları, Blake karakterini adeta pervasız bir turboya bağlamış, uçurmuştur:

 “As you all know, first prize is a Cadillac Eldorado. Anyone want to see second prize? Second prize’s a set of steak knives. Third prize is you’re fired. You get the picture? You’re laughing now?”

Gabardin takımı, briyantinli saçları, seksen bin dolarlık BMW’si ile bu beyefendi terbiyecisinin atar yaptığı karakterlere bakalım bir de:

Levene (Jack Lemmon)

Gayrimenkul satışı konusunda bir zamanlar mahir ve bir hayli iddialı olmasına karşın, artık başarısızlık eşiğinin altında olan bir satıcıdır. “Küllerinden biten bir adam”. Günü kotarmaya çalışan bu yaşlı kurdun “köhnemiş teknikler” kullanıyor olması da tek problem değildir ayrıca. Levene’in eylemleri küçük, acemice ve genellikle aptalca… Tutunmasını sağlayan -belki de tek varlığı olan- kızı, hâlâ tedavülde kalıyor olmasını sağlayan ye`ѳ neden.

Roma (Al Pacino)

Hikâyede, Levene oyunun başarısızlık yüzü ise Roma başarının en iyi temsilcisidir. Satış teknikleri ince ve zekice; geleneksel satış yöntemlerine karşın, cezbedici/aldatıcı bir dil, stilize edilmiş benzetmeler, rahat tavırlar ve hatta veciz sözler gibi dolambaçlı teknikler zirvede olmasına birkaç neden.

Moss (Ed Harris)

Levene gibi, ellili yaşlarda ve muhtemelen bütün hayatını bir satıcı olarak geçirmiş ve artık sıkılmış çaresizliğe öfkeyi de karıştıran biri. Protest kişiliği hikayenin devamında başa bela bir iş açacağını haber veriyor. Propagandası ile seyircinin Lingk’ten sonraki ikinci yüzü.

Aaronow (Alan Arkin)

Arada kalan “nötr” bir karakter. Olayları “seyrettiği” kadarıyla tahayyül edebiliyor. Moss’un zararlı söylemlerinden (hırsızlık) etkilenmesini bekliyoruz.

Williamson (Kevin Spacey)

Hemen her ofiste olan ve görev tanımları sadece üstleri tarafından verilen emirleri yerine getirmekle mükellef olan, bütün kaygılara, strese karşı kayıtsız bir “masabaşı” adamı. Emirler hep daha yukarıdan, en tepeden Mitch ve Murray gibi ulaşılamaz görünen yöneticilerden gelmez mi zaten? Hani şu “Kilometreleri nedir ki bu adamların!?” diyerek homurdandığımız tiplerden.

“Kuralları uygular ve gerisine bakmayız.”

Eminim sizin de böyle bir yöneticiniz her zaman olmuştur.

Lingk (Jonathan Pryce)

Lingk, gayrimenkul sektöründe olmayan bizden bir adam, bir müşteri, oyun için önemli bir karakter. Zayıflığı, Roma için onu mükemmel bir hedef haline getirmiştir. “Kuzuyu kurda” mantığı. Lingk zorbalık ile kuşatılmış, kendisini çevreleyen düzenbaz bir oyuna karşı mücadele edebilmek için çabalıyor. Aslında bu yönüyle Mamet, müşteri pozisyonundaki seyirciyi Moss’dan sonra ikinci defa filmin içine şırınga ediyor. Roma’nın avuçlarında adeta eriyiveriyor olması bu yüzden.

Yağmurlu gece ve metro geçişi bittiğinde bir soluklanma yaşanıyor ama bu süreksizlik bir şeylerin ters gittiğinin habercisi. Bundan sonrası için Al Pacino ile Jack Lemmon’lı tek planlık sahneler, paslaşmalar tiyatral dersler içermekte. “Şeytanın yattığı yeri biliyorum ama bunu bilsen de işine yaramaz” dedirtiyor.

Pahalı arabalar, devasa evler ve lüks yaşantılarıyla göz dolduran “Amerikalılar” ile onlara bir nevi ekstra-lüksler, “hayaller” satmaya çalışan gayrimenkul satıcılarının hikayesi, sürpriz final, akılda kalıcı replikler sayesinde eskimesi zor bir film haline bürünüyor. Ayrıca, acımasız ama bir o kadar da samimi görünen üslubu ile en azından şimdilik, “Yüz dakikalık bir keyif” garantisinde durduğu yeri sonuna dek hak ediyor.