10.05.2017

Modern Klasikler: Once Upon a Time in America

Modern Zamanın Kovboyları Leone’nin Kadrajında: Gangsterler

Sergio Leone! Spagetti Western’i sinema tarihine kazandıran, birbirinden muhteşem western filmler ile bize sinemayı sevdiren tam anlamıyla bir dahi. Sesleri muazzam kullanan, kadrajları bir sanat eseri gibi dizayn eden ve izleyiciyi hipnoz eden bir sinema diline sahip büyük bir usta. Bir gün, kendisine çok satan roman The Godfather’ı çekmesi teklif edilir. Bunu reddeder. Şimdi düşününce Leone’nin The Godfather çekmesi fikri kulağa epey hoş geliyor ama bir yandan da The Godfather “daha ne kadar iyi olabilir” diye de düşündürüyor. Sonuç hanesine bakınca ise hepsi birbirinden müthiş filmler dağarcığımıza kazınmış vaziyette.

Müzikşinas arkadaşlar bilir. Metallica zaten hali hazırda harika grupken, Dave Mustaine ayrılıyor ve Megadeth’i kuruyor. Haliyle bu ayrılık üzücü değil, iki harika grup kazandığımız için sevindirici bir hal alıyor. İşte ustanın The Godfather reddi de bu minvalde bir anlam kazanıyor ve bir değil iki muhteşem başyapıt sinema tarihine geçmiş oluyor.

Amerikan Rüyası

1984 yılında gösterime giren Once Upon a Time in America, dört kafadarın çocukluktan bir mafya çetesi oluşuna dek devam eden öyküsüne ve Amerikan rüyasını gerçekleştirmelerine odaklanıyor. Tabii çetebaşı olan ikili Noodles ve Max karakterleri ön planda. Bu iki karaktere hayat veren aktörler ise Robert De Niro ve James Woods. Leone bunu yaparken westernlerin geçtiği kasabalardan modern kentlere, açık alan düellolarından dar açıdaki planlara ve haliyle eski usül, kaba tabirle racon sahibi kovboylardan, ihanetin görülebileceği günümüz mafyalarına geçiş yapmış oluyor. Sinemasından hiçbir şey kaybetmeden nostaljik ve modern haydutların kıyasını da yapmamızı sağlıyor.

Yine ön planda diyaloglardan çok anlatı, görsellik ve seslerdir. Leone atmosferi yine kendini belli eder ve mafya filmleri/dramalar arasında da farkını fazlasıyla hissettirir. Kadrajların efendisi yine iş başındadır ve bu dört saate yakın süren epik filmde unutulmazlar arasında yer alan birçok sahneyi de gözler önüne serer. Dönemin atmosferi ve her bir karesinde hissedilen detayları da neredeyse kusursuz bir biçimde önümüze serilir. Hikâyenin geçtiği 30’lu, 40’lı ve 60’lı yıllar bire bir resmedilir.

Zaman, Algı ve Hafıza Üzerine…

Noodles karakterinin afyon çekerken başlayan ve De Niro’nun kusursuz şekilde performansa döktüğü bir şekilde, pis pis sırıtarak bitirdiği hikaye, çoklu zaman ve sıçramalarla anlatılır. Leone yine bir büyülü dünya yaratmıştır ve onun içerisinde bizimle istediği gibi oynar. Bu, bizim de hoşumuza giden bir etkiye dönüşecektir ve Amerikan rüyası bizi de etkileyecektir. Karakterleri yine öfkeli, yine vurdumduymaz ve yine prensip sahibidir. İhaneti affetmez ya da kendi cezasını kendi uygular. Yine de ustanın da belirttiği üzere kovboylar kadar asil değildirler. Zira, mafya hesabında bir kere elin pislendi mi temizleme şansın yoktur.

Filmin bir diğer önemli hususu da zaman, algı ve hafıza konularına getirdiği bakış açısı. Noodles’ın hikayesi ilerlerken ya da gerilerken, zamansal anlamda sıçramalar ve hayal mi gerçek mi olduğunu bilemediğimiz gelişmeler bizi bu tartışmaya itebiliyor. Bahsettiğimiz üzere, Noodles’ın afyon kullanımı ve sırıtışı arasına sıkışan hikaye “büyük bir acaba” sorusunu da beraberinde getiriyor. Burada hatırlama üzerine gidilen bir yol ve geri dönüşlerin çok kullanımı da hafıza üzerine yoğunlaşmamızı gerektirebilir.

Keza, tekrar başlangıç ve sona değinirsek, Noodles ya her şeyi hatırlıyor ya da her şeyi uyduruyor sonucunda bile gidip gelebiliriz. Toplumsal yozlaşma ve hikayenin geçtiği bu yozlaşmanın hız kazandığı dönemler ise Noodles’a rağmen bir gerçeklik duygusunu izleyiciye hissettirmeyi başarıyor. Noodles belki hayallerini yaşıyor ama biz hikayenin günümüz gerçekliğinden fazlasıyla eminiz.

Elbette Büyük Koz: Ennio Morricone

Once Upon a Time in America’nın en büyük kozlarından biri ise muhteşem müzikleri ve haliyle soundtrack albümü. Hem Leone, hem spagettiler hem de tümüyle İtalyan Sineması’nın yükünü taşıyan büyük besteci Ennio Morricone, bu film için de sanatını konuşturmuş ve harika müziklere imza atmıştır. Yaptığı besteler (ki özellikle kulaklara aşina olan ana müzik) herhalde daha iyisi olamazdı dediğimiz türden. Morricone’ye panflüt ustası Zamfir de muazzam eşlik edince neredeyse filmsiz bile muhteşem olan bir albüm ortaya çıkıyor. Filme dokununca da gücüne güç katıyor. Bir kez daha, sinema için yönetmenler, oyuncular ve yapımcılar kadar Ennio Morricone’nin de tek başına bir nimet olduğunu vurgulamak gerek. O olmasaydı nice başyapıtlar gerektiği ilgiyi ve kaliteyi yakalayamazdı.

Son tahlilde filmin adeta bir güç gösterisi olduğunu ve güçlü sinema dediğimiz olgunun tam karşılığı anlamına geldiğini söylememiz gerek. Senaryosundan görselliğine, atmosferinden işleyişine ve elbette Leone’nin anlatısına ve gücüne diyebilecek tek laf, bulabilecek tek kusur yok. Hem müthiş bir drama, hem iddialı bir mafya filmi ve büyük oranda da psikolojik bir destan. Robert Den Niro ve James Woods başta olmak üzere, figürasyona kadar harika oynamış bir cast. Elbette bunun mimarı oyuncu yönetimini de muazzam uygulayan Sergio Leone.

Bu filmden kısa bir süre sonra kaybettiğimiz Leone için fazlasıyla muhteşem bir veda. Kovboyların dünyasından, çölün ortasından aldığı kariyeri, şehirlerin göbeğinde, binaların arasında tetikçilerle bitirmesi ve modernizmi yakalayıp eleştirmesi onun ne denli büyük bir sinemacı olduğununun da kanıtı. Once Upon a Time in America kesinlikle kusursuz bir başyapıt…