28.03.2018

Modern Klasikler: The Long Goodbye

The Long Goodbye: Klişelerle Özgünlüğün Birleşimi

 

Altman Sineması

The Long Goodbye, 1973 çıkışlı bir Robert Altman neo-noir’ı. Film, pek çeşitli türler içermesiyle bilinen Altman filmografisinde neo-noir türünün temsilcisi olması bakımından önemli. Altman, klasik Hollywood tarzı film paradigmasını filmlerinde kullanmayan, kendi stiline sahip bir yönetmen. Filmleri genelde kalabalık bir oyuncu kadrosuna sahip olur ve uzunlardır. Karakterler zaman zaman birbirine karışır ve filmler, anlattığı olaylar kadar hayat buldukları çevreyi ve o çevrenin insanlarını da ekrana yansıtır. The Long Goodbye, hem klişeleriyle bilinen ve sevilen film-noir geleneğinin devamı olan “klişeci” neo-noir türünün bir örneği olmasıyla, hem klasik Altman anlatısından biraz farklı olmasıyla yönetmenin diğer filmlerinden kendini ayırıyor.

Karanlık işlerin ortasında Marlowe

Film, “dedektif kitapları yazarı” Raymond Chandler’ın 1953 tarihli aynı isimdeki kitabından uyarlanmış. Chandler’ın filmin baş karakteri Philip Marlowe’u okura tanıttığı ilk kitap olan 1939 tarihli The Big Sleep de 1946 tarihinde sinemaya uyarlanıyor ve özellikle başrolünü Humprey Bogart’ın oynamasıyla biliniyor. The Long Goodbye’da ise Marlowe karakterine Altman’ın kadrolu aktörlerinden Elliott Gould hayat veriyor. The Long Goodbye, özel dedektif olan Philip Marlowe çevresinde ilerleyen bir film. Film-noir ve neo-noir anlatısının olmazsa olmazı olan “özel dedektif” kavramını işleyen film, hikayeyi hem neo-noir klişelerini kullanarak, hem de Altman’ın bu türe karşı takındığı deneysel denebilecek yaklaşımının etkisiyle anlatıyor. Özellikle geleneksel neo-noir hikayesinin içinde orjinalliğini filmin başından sonuna gösteren Marlowe karakteri, hazırcevaplığı ve “dedektif içgüdüleriyle” filmin seyir zevkine en büyük katkıyı yapan etken. John Williams imzalı fim müziği, bir neo-noir’a muhteşem gitmiş. O kadar etkili ki, sanki tüm neo-noir ögelerini bir şekilde içinde bulunduruyor: saksafon solosu, melankolik sözler, zaman zaman doğaçlama… o kadar güzel bir şarkı ki, filmden sonra kendini vererek dinlendiğinde, neo-noir tutkunlarının kendilerini izbe bir barda, dışarıda yağmur yağarken sek viskilerini yudumlarmışçasına hissetmeleri pek olası. Filmde de bu eser birkaç değişik şekilde kulağımıza çalınıyor. Aynı şarkının farklı versiyonlarını tek bir film içinde dinlemek hayli ilginç bir tecrübe.

Filmdeki Altman İmzası

Marlowe’un buram buram yalnızlık kokan hayatının gecenin bir yarısı tam içine doğan film, bizi ana karakterle tanıştırdıktan sonra kırılmalara geçiyor. Neo-noir geleneğinin gerektirdiği şekilde karanlık sokakları, yalnız dedektifimizi ve kanunsuzluğu gösteren film, bir süre esas anlatısından uzaklaşır gibi görünüyor. Bunun Altman’ın şahsına münhasır tarzından ileri geldiğini düşünüyorum. Nasıl ki M.A.S.H.’i (1970) sıradan bir askeri komedi gibi değil de, sivri bir politik yergi olarak yarattıysa, nasıl ki Nashville’i (1975) klasik bir müzik filminin yanısıra sosyolojik bir tabloya dönüştürdüyse, The Long Goodbye da geleneksel neo-noir kavramına bir parça deneysel yaklaşıyor. Örneğim film tamamı ile Marlowe çevresinde dönüyorsa da, karakterimiz klasik bir neo-noir protagonistinin özelliklerini taşımıyor. Dediğim dedik bir “alpha male” değil, kedisine dahi sahip çıkamayan bir kaybeden.

Film, türü içerisinde tarihin en başarılı ve ya da en ses getiren filmlerinden biri olmasa da, Altman özelinde bakıldığında otör bir yönetmenin neo-noir’a dokunuşunu içerdiği için önemli. Türün özelliklerini estetik bir şekilde kullanırken esasında filmi kendi tarzıyla yoğuran Altman, özellikle müziği ve baş kahramanıyla ortaya ilgi çekici bir film çıkartmış.