29.04.2016

Modern Klasikler: The Piano

Memleketim Tutku, Anadilim Piyano

The Piano, Ada’nın (Holly Hunter) bir piyanonun tuşlarını andıran parmaklarının arasından etrafına baktığı bir sahneyle açılır. Parmakları, altı yaşından beri konuşmayan Ada’nın dudaklarıdır. Ada’nın çember etekler, kat kat koyu renk kıyafetler, sıkı sıkıya örülmüş saçlarla denetim altına alınan bedeni, ölçülü tavırları aslında Ada’ya değil Viktoryen düzene ait olan bir görüntüdür. Ada’nın özgün sesini sadece piyano çalarken duyarız. Bu sesler en yabanıl duyguları dışarı çağıran bir özgürlük dilidir adeta. O yüzden piyanosuna bu kadar tutkundur Ada çünkü piyano, kurallar koyan patriyarşik düzendeki kendine ait biricik sesidir, Ada’nın anadili, alfabesidir.

Ada, arasında özel bir işaret dili geliştirdiği kızıyla (Anna Paquin) birlikte İskoçya’dan Yeni Zelanda’da bir adaya, tanışmadan babası aracılığıyla evlendirildiği kocası Stewart’ın (Sam Neill) yanına gider. Kocası, Ada’nın piyanosuyla kurduğu bağı algılayamaz ve piyanoyu bir toprak parçasıyla takas eder. Böylece piyanoyu alan Baines’le, yerlilerin yaşantısıyla tanışık bu adamla Ada arasında gitgide tırmanan bir cinsel gerilim başlar. Ada, kırılgan, beyaz gövdesi, eğitimli ve sakınımlı haliyle bu “kaba saba” ve çıplaklığa, dürtülerin dünyasına yakın adamın karşıtıdır adeta. Ada her ziyaretiyle piyanosuna bir tuş daha yaklaşırken, Baines Ada’nın büyük bir arzuyla dokunduğu o tuşların yerinde olmak için günden güne daha derin bir tutku duyar. Baines, Ada’nın piyanosu olmak ister.

Bu tutku, Ada’nın Viktoryen dünyasının haritasında olmayan bir coğrafyadır, yeni bir memlekettir. Tıpkı etrafını saran ve yağmurlarla inleyen, doğanın gürül gürül çağıldadığı ve kendi bedenlerine yabancılaşmamış Maorilerin yaşadığı yabanıl topraklar gibi… Sahip olmayı ve kontrol etmeyi seven Batılı için; dev gövdeli ağaçları ve insanı yutacakmışçasına derin çamurları olan bu ada, hoyrat bir yerdir. Külrengi bir gök altında, yağmurla kararan topraklar üzerinde geçen hikaye, gotik asmosferi ve örtük cinselliği nedeniyle Uğultulu Tepeler’le karşılaştırılıp durmuştur. Ne de olsa her tutku hikayesinin bir Heathcliff’i vardır, buradaki Heathcliff ise yüzü yerli dövmeleriyle kaplı, okuma yazma bilmeyen Baines’tir. Onun da başka bir alfabesi vardır ve Ada’yı gerçekten “gören” ve hisseden kişi olur Baines. Piyano, Ada’nın kelimelere ihtiyaç duymadan en müstehcen, en karanlık, en şiddetli duygularını yansıtabileceği bir araçtır, Baines’le kurduğu tensel dünyada olduğu gibi.

Jane Campion, pek çok filminde olduğu gibi bu filmde de bir kadının “kendine ait bir hayat” seçme mücadelesini anlatır. Sömürgeci bir bakış açısı taşıdığı iddia edilse de yönetmen bu filmde bu karşıtlıklar üzerinden var olan normları sorgular. Bu çok katmanlı senaryo, Stuart Dryburgh’un karşıt iki dünyayı ve kültür-doğa çatışmasını anlatan, yabanıl coğrafyadan sütlü çay içilen ince seramiklere maharetle geçiş yapan kamerası ve Mychael Nyman’ın dokunaklı müzikleriyle tamamlanır. Özellikle Holly Hunter, Harvey Keitel ve Anna Paquin’in güçlü oyunculuklarının da bu hikayenin bize ulaşmasında payı büyüktür.

Filmin isminin piyano olması boşuna değildir, çünkü piyano, Ada’nın bir ifade aracı olarak filmin merkezinde durur. Okyanusun vahşi dalgalarının dövdüğü kıyıda, kara yağmurlar altında bir başına duran piyano görüntüsünün, o güçlü imgenin söylediği bir şeyler vardır. İnsanın toplumsal normların konforu uğruna vazgeçtiği o kendine özgü, “biricik” dilini ve potansiyelini temsil eder.