28.05.2017

Modern Klasikler: The Thin Red Line

Malick’in Sinemaya Dönüşü

Terrence Malick, 70’li yıllarda çektiği iki filmle adını duyurmuş ve az film sayısına rağmen ustalar arasında gösterilmeye başlamıştı. Daha sonra inzivaya çekilen, kendini felsefeye veren ve bu konuda girişimlerde bulunan Malick, yirmi sene sonra sinemaya geri döndü ve The Thin Red Line’ı çekti. Yıl 1998, herkes nasıl bir filmle döneceğinin merakı içerisinde. Kimi oyuncular ve sinema sektöründe bulunan insanlar adeta işin ucundan tutma fırsatı versin diye Malick’in kapısında yatıyor. Bütün bu etki sonucunda efsanenin geri dönüşü boşa çıkmıyor ve belki hala en iyi filmi olan The Thin Red Line ortaya çıkıyor. Büyük bir tesadüf eseri Steven Spielberg de aynı sene benzer bir filmi bambaşka bir anlatım tarzıyla çekiyor ve bu durum, Malick’in filminin değerinin de katlanmasına olanak tanıyor. Savaşın anlamsızlığını teknik beceri, kan, kopan kollar gibi kolay yoldan değil, insan üzerinden ve psikolojik/felsefi açıdan anlatmayı seçiyor. Çok da güzel yapıyor ve modern klasiklerin en önemlilerinden, bana göre gelmiş geçmiş en iyi filmlerden de biri ortaya çıkıyor.

Film, Guadalcanal Muharebesi’ni, daha doğrusu o muharebe üzerinden hayata dair her şeyi anlatır. Hedigger’den etkilendiğini her fırsatta dile getirdiğimiz ve kendi de belli eden Malick, insanın doğa ile olan savaşını da gözler önüne serer. Orada olduklarının sebebini dahi bilmeyen ve sorgulayan askerler üzerinden insanın kendini tüketişini, doğaya açtığı savaşı ve düşleri görürüz. Malick, bir de bunu harika bir sinematografi ve şiirsel dille anlatınca büyülenmememiz imkansızdır. Doğa, izin verildiği takdirde bizi kucaklayacaktır ama biz onu da savaşarak, onunla da savaşarak yok etmekteyiz ve doğa her zaman intikamını alır. Teolojik açıdan verilen mesajlar, hayatın sorgulanışı ve erkekliğe bakış açısı da Malick’in diyaloglarından nasibini alır ve zihinsel kaos, avantaja dönüşecek fırtına, filmden sonra da bizi içine çeker.

Erkeklerin dünyasından tek başınalık bir hiçtir. Bu diyalog kamerayı savaşa götürmeden önce zikredilir. Var olan düzenin bir özetidir adeta. Savaşın kahramanlık, üst olmanın başarı ve erkekliği bunlarla ölçen bir inanış. Oysa ki filmin başında geçen diyalogda olduğu gibi “başka bir dünya” belki de mümkündür. Gerçek cennet ve elbette cehennem belki de burasıdır. Bu soruları aramak yerine biz ne yapıyoruz? Doğayla, birbirimizle ve kendimizle savaş halinde yaşıyoruz. Varoluşu sorgulamanın ve güzelliklerini görmenin yanından bile geçemiyoruz. Buna yaklaşan bir asker ise en hafif tabirle deli muamelesi görüyor.

“Hey hadi, hadi söyle! Kimin yaşayacağına kim karar veriyor? Kimin öleceğine kim karar veriyor? Bu savaş anlamsız. Bana bakın, burada duruyorum ve üstüme tek bir kurşun bile gelmiyor. Bir tane bile gelmedi, neden? Peki neden herkesin ölmesi gerekiyor? Burada durabiliyorum, görebiliyorsunuz.” 

Malick, anlatımı ile zaten izleyiciyi etkisi altına alır. Muhteşem bir sinematografi, harika anlar, şiirsel bir anlatı ve etkileyici diyaloglar her yanımızı kuşatır. Bir de karakterlerini iç ses ile aktarır bizi de sorgulatmaya iter. Varoluş sorguları da tam bu noktada en yüksek seviyesini yaşar. Filmde de emir verecek komutandan, evdeki karısını düşünen askere, savaşın anlamsızlığını sorgulayan rütbeliden, hayatı sorgulayan ere kadar herkes iç ses ile konuşur daha doğrusu düşünür. Biz burada dinleyiciyizdir ve diyaloglar ucu açık olsa da bize sonucu bırakmaz. Her karakter bir şeyi temsil eder ve biz sadece dinleriz. Elbette yakın hissettiğimiz karakter olur ama Malick’i bir felsefe dersinde konu anlatıyormuşçasına dinler ve kendimizi ona bırakırız. Ta ki filmden çıkıp, gerçek hayata karışana ve karakterleri birer birer görene dek…

Doğanın kalbindeki bu savaş neden? diye sorar Malick? Hani o kendi düzeni olan, besleyen, öğreten, yaşatan doğa! Yani bize her şeyimizi veren doğa… Onunla girilen bu savaş neden, onun üzerinden ilerleyen bu savaşlar neden? Kendini yok etmeye çalışan bir dünyada tek yaptığımız gerçekten köşemize çekilmek ve kendimizi korumak. Bunu yaparken de bütün hisleri geride bırakmak. Doğa artık yanımızda değil, biz onu iteli, yanımızdan uzaklaştıralı çok oldu ve sadece intikam alacağı zamanı bekliyoruz.

Doğanın kalbindeki bu savaş nedir? Neden doğa kendisiyle çekişiyor; toprak, denizle savaşıyor? Doğanın içinde öç alma duygusu mu var? Bir güç değil, ama iki? Annemi ölürken hatırlıyorum. Solmuş ve ağarmış görünüyordu. Korkup korkmadığını sordum. Sadece kafasını salladı. Onun içinde gördüğüm ölüme dokunmaktan korktum. Onun Tanrı’ya dönüşünde güzel ya da coşku verici hiçbir şey bulamadım. Ölümsüzlük hakkında konuşanları duydum, ama hiç göremedim. Peki ben ölürken neler hissedeceğim. O an aldığım nefesin, alabileceğim son nefes olduğunu bilmek nasıl bir duygudur?”

Malick, diğer filmlerinde de göreceğimiz ve bir bütün olarak ele alabileceğimiz üzere biraz din ve inanç konusunda da söylemlerini esirgemiyor. Burada da ölüm ve Tanrı’nın sadece sabit olduğunu söylüyor. Doğanın yolu inayete çıkabiliyor ama doğanın yolunu seçenlerin tek pusulası yine doğa oluyor. İnsan her şeyi mahvediyor ve kendini bile önemsemiyor. Savaşın anlamsızlığı köklerinden başlayarak film boyunca izleyeni sarıyor. Malick en derin felsefesini ortaya koyuyor ve gerçekten, bir klişe olan söylem gerçeğe dönüşüyor: The Thin Red Line’ı izleyen ve özümseyen insan için hiçbir şey artık eskisi gibi olmuyor.

Son tahlilde The Thin Red Line için şunu söylemek lazım ki: Film, gelmiş geçmiş en iyi filmlerden biri. Hem görsel açıdan muhteşem, hem de derdi olan bir başyapıt. Savaşın anlamsızlığını ve doğa ile olan savaşı kolaya kaçmadan, en zor ve derin şekliyle aktarmak zaten Malick’ten başkasının altından zor kalkabileceği bir iş. Her şeyi mahveden ve kendini yüce gören insan aslında koca bir hiç ve Malick bunu bir felsefe hocası edasıyla yüzümüze vuruyor. Sahi insan nedir ki?…