01.08.2016

Mr. Holmes: Bir Dedektifin Son Demleri

Son yıllarda popüler sinema kültürüne adını Gandalf ve Magneto portreleriyle altın harflerle yazdıran kıdemli tiyatrocu Sör Ian McKellen’ın yaşlı başlı bir Sherlock Holmes’ü canlandıracağını duyunca hangimiz heyecanlanmadık? Mitch Cullin’in Türkçeye “Hafif Bir Akıl Tutulması” ismiyle çevrilen romanından uyarlanan “Mr. Holmes”ün yönetmen koltuğunda, son yıllarda çektiği Twilight filmlerini unutmak için elimizden geleni yaptığımız İngiliz yönetmen Bill Condon oturuyor. 2013’te The Fifth Estate’le Julian Assange’in hikâyesini anlatarak Wikileaks vakasının perde arkasına ışık tutan Condon, bu kez kült bir edebiyat kişisine taze bir yorum getirmeye yelteniyor.

Şunu en başından belirtmek lazım: “Mr. Holmes” sinemasal yönden çok da ışıldayan bir iş değil. Tobias A. Schliessler’ın görüntü yönetimi gayet etkili olsa da, filmin geneline bir televizyon estetiği hakim. Fakat aslına bakılırsa Mr. Holmes gayet mütevazı bir film; hatta bir aşk filmi. Arthur Conan Doyle’un edebiyata armağan ettiği ve diğer pek çok sanat dalında da ustalıkla canlandırılan Sherlock Holmes karakterine yazılmış bir aşk mektubu. Ve bu mektubu teşkil eden metin o kadar güçlü ki, Condon’un çok büyük hamleler yapmaması ve görkem peşinden koşmaması filmin işine dahi yarıyor. Uyarlanan romanın kalitesi ve bu romandan yararlanarak kaleme alınan senaryonun incelikli yapısıyla, “Mr. Holmes” 2015’in kalbimizde en fazla iz bırakan filmlerinden biri olmaya aday hale geliyor.

“Sherlock Holmes yaşlansa ve hafıza sorunları yaşasa ne olurdu?” veya “Dr. Watson’sız bir Sherlock Holmes hayal etsek nasıl bir manzarayla karşılaşırız?” gibi spekülatif soruların cevabını da içeren film, seyirciye hayatının son demlerine gelmiş, doksan üç yaşında bir Sherlock Holmes sunuyor. Ian McKellen bir süredir beyazperdede kendisini izlediğimiz rollerden daha kişisel ve daha kalpten bir peformansla bütün filmi fazlasıyla sırtlıyor. Henüz ilk sahnede, bir tren kompartımanında telaffuz ettiği ilk cümleyle beraber, sadece McKellen’ın Sherlock Holmes’ünü izlemenin bile en az beklediğimiz kadar büyük bir haz olacağını anlıyoruz. Yüz küsur filmlik olağanüstü bir filmografinin ardından meşhur dedektifi ilk kez canlandırma şansı yakalayan McKellen, role dört eliyle sarılıyor ve “Mr. Holmes”ü özel bir deneyime dönüştürüyor.

Filmin senaryosunda birtakım ufak tefek kusurlar tabii ki var; Holmes ve küçük dostu Roger (Milo Parker) arasındaki ilişki filmin sonlarına doğru biraz ajitasyona dayanmaya başlıyor mesela. Veya yeterince derinleştirilememiş bazı yan hikâyeler mevcut. Fakat filmin derdi aslında bu yan hikâyeler değil, emekli olmuş efsanevi bir dedektifin ömrünün son perdesine bir bakış atarak hayat ve kurmacanın, kurmaca ve gerçeğin, gerçek ve yalanın anlamı ve kıymeti üzerine Sherlock Holmes külliyatına da göz kırparak değinen ve insan ruhuna ruh üfleyen bir hikâye anlatmak. Ve bunu hayli incelikli bir tavırla başardığını söylemek mümkün. Sinema sanatını üst noktalara taşımasa dahi içerdiği pek çok güzellikle kendinden söz ettirecek “Mr. Holmes” bu senenin dikkate değer işlerinden.