29.05.2016

Muhayyel Biraderle Hasbihal

Ali GÜL

Neyse… Ne diyorduk? Hikayesi olmayan insan, boş insan. Bir hikayen olacak bu hayatta kardeşim. Öyle osuruktan da değil ama, dinlenesi bir hikayen olacak. Hatta işi o boyuta vardıracaksın ki bizzat hayatın bir hikaye olacak. Kahramanlık destanı istemiyor kimse senden, az biraz özgün bir karakter ol yeter be kardeşim. Sırtında dünyanın yükü yok nihayetinde. Bir kuru başın var bu dünyada, olmasa da olur diye düşün. Ama işte o kuru başını bir hikayeye yerleştiremiyorsan, mütevazı bir olay örgüsünde bile yer alamayacak kadar silikleşiyorsa o kuru başın, işin zor arkadaş senin.

Kaplumbağasını çok seven küçük çocuğa ilişkin anlatıyı bilirsin. Hani çocuğun çok sevdiği bir kaplumbağası varmış da kaçmasından çok korkup hayvancağızın bacaklarını kesmiş. Garibim kaplumbağa ölmüş hâliyle, n’olacak!? Fakat çocuk kaplumbağanın artık kaçamayacağını bildiğinden çok mutluymuş, geriye kalan kabuğu sevip dururmuş… Bilirsin bunu, eminim. Bunlar herkesin bildiği şeyler. Neyse… Şimdi söyle bana, bu hikayenin sonu mutlu mu bitmiş, mutsuz mu? Buna cevap vermek için sen bu hikayedeki çocuk musun, kaplumbağa mısın ona bir karar vermen lazım şeker kardeşim. Çocuksan pratik olarak pek sıkıntı yok da kaplumbağaysan teoride de pratikte de ağır sıçtın. Bir ara hatırlat da sana teori-pratik fıkrasını anlatayım, sırası değil şimdi.

Hayatını anlatılası, dinlenesi bir hikayeye dönüştüremiyorsan kaplumbağasın işte. Keserler kolunu bacağını, kuru başınla kabuğunun içinde öyle kalırsın. Günden güne sadece bir kabuk olursun, o kabuğun içinde bir kaplumbağa var mı, yok mu diye merak eden bile olmaz. Öte yandan çocuk olmak da var, ama o da zalim be kardeşim! Sevgi zalimi… Böyle insanlarla dolu hayat, böyle hayatlarla dolu insanlar. Sevmek sana eziyet etme hakkı tanır mı bir düşün canım kardeşim. Ne kadar severek bir başkasını bağırta bağırta öldürme hakkına sahip olursun? Acıdan bağıra bağıra ölen sevilenlerin kabuklarını severek mutlu olunur mu? İşte bunlar hep soru. İşte bunlar hep cevap…

Neyse… Hadi bakalım, çok ağır gitme. Çok hızlı da gitme ama. Kararında güzeldir bu meret.

Nihayetinde öleceğini bilmenin verdiği bir pervasızlık da yok mu bu kavanoz götlü dünyada? Bence var. Belki de bu sebepledir mesela benim hikaye arayışım. Ha 80 yaşındayken, bir hastane odasında kalp yetmezliğinden ölmüşsün, ha 25’inde kahramanca intihar etmişsin. Bu iki meftayı yan yana, hatta üst üste gömecek kadar kalpsiz bir dünyadayız nihayetinde. “İşte” diyeceğim “işte kimin bir hikayesi vardı?” Hikayesi olan daha uzun yaşayacak çünkü. Çünkü hikayesi olan gerçekten yaşamış olacak.

Peynir de var bak, süzme seviyorum ben. Ye, sen de seversin…

Sahi, ölümden önce hayat var mı!?

Bizim şanssızlığımız, bizim büyük çaresizliğimiz ne biliyor musun benim güzel kardeşim? Hikayeler çağının hemen ertesine denk geldi anamızdan kopmamız. Esasında ölene kadar anlatabileceğimiz en mühim hikaye de bu belki. Doğduk… Bu kadar. Doğmanın bir yan etkisi olarak yaşamak zorunda kalıyor insanların büyük bir kısmı. Ne acı… Çünkü ölenlere iyi gözle bakmıyorlar buralarda, arkasından şöyle böyle diyorlar. Ölmek ayıp, günah, hatta suç. Daha doğrusu önce suç, ayıbı günahı çok da umrunda değil insanların.

Yaşamın neden kutsandığını hiç düşündün mü? “İnsan hayatı kutsaldır!!!” Sebep? Çünkü öyle öğretildi. Düzeltiyorum: Çünkü öyle dayatıldı. Çünkü kabilenin savaşacak daha çok insana, tarlanın çalışacak daha çok ırgata, makinenin daha çok işçiye, ordulaın daha çok askere ihtiyacı vardı. Velhasıl çok ve diri olmazsak değersizleşirdik. Aslında çoğaldıkça da değersizleştik, müptezelleştik, ama kimin umrunda? Hikayemiz olmuş olmamış, biz bunu dert etmişiz etmemişiz kimin umrunda? Bu yüzden tüm büyük öğretilerde intihar çok büyük bir suç olarak kabul edilir. Uygun bir süre canlı kalmamızı öğütler hepsi.

Yak kardeşim, bir sigara daha yak… Akciğerlerimiz süngerler gibidir, yak da bayram etsin süngerlerin. Sünger dediğin zaten bayram sever. Bunu herkes bilir. Bunlar herkesin bildiği şeyler.

Neyse… Ne diyorduk? Hikayelerden bahsediyorduk, hatırladım. Ağır bir duyguyla anlatacağın bir hikayen olacak. Ağır bir keder, sevinç, korku, heyecan, tiksinti, telaş, bunalım, neyse işte… Duygunun neliğinden ziyade ağırlığı önemli. Duygun olacak, ama yetmez. O bir de ağır olacak. Ayrıca anlatacak, anlayacak birileri olacak. O olacak, bu olacak… Çok şey mi istiyorum güzel kardeşim?

İnsanlar en çok aşk hikayelerini sever mesela. Neden? Çünkü hemen hemen herkesin kendince ağır bir aşk hikayesi vardır, hatta bazılarının birden çoktur. Sorsan öyle ağırdır ki sırtlayamamıştır yükünü. Sorsan komşunun kızına, okuldaki oğlana işte orospu çocuğunun birine öyle bir aşık olmuştur ki deme gitsin… İnanma! Aşk bir yanılsamadır. Yöndeş damar devindiren sinirsel bir süreçtir aşk, patolojik bir vakadır lan bildiğin. Aşk da diğer tüm yanılsamalar gibi belli bir süreliğine de olsa insanı büyüler. Ağır olan yaşanan ya da yaşandığı varsayılan aşk değil, yanılsamadan arta kalan büyülenme hâlidir. Çoook eski atalarımız bu mevzuyu çözmüş aslında, o yüzden de kabileyi büyücülere yönettirmişler. Ağırlığı çok hafife alıyoruz biz artık. Bizden kastım “modern dünya” bu arada. Çok da takma ama modern dünyayı, muallakta meseleler bunlar.

Orda rahat değilsen bir yastık vereyim arkana… Neyse… Ne diyorduk? Hatırladım, aşk…

Sana kötü haberlerim var kardeşim. Bir yanılsama da olsa varlığını sürdürmüş olan aşkı kaybettik. Dünyanın türlü şehirlerinde toprağa verdik kendisini. Bazı yerlerde yaktık, bazı yerlerde suya saldık bir salın üstünde. Hepimiz meşrebimize göre gömdük bir şekilde anlayacağın. Çiftleşerek cenaze merasimini yapıyoruz kendisinin epey bir süredir. Cesedi çürüdükçe kokusu keskinleşti, kokusu keskinleştikçe biz onun hâlâ aramızda olduğunu sandık. Koku adında bir roman vardır kardeşim, bilir misin? Filme de çektiler hatta. Bilirsin tabii, bunlar herkesin bildiği şeyler. İşte o kitabın/filmin sonunda kokudan kaynaklı bir cümbüş yaşanır ki sorma gitsin. Kimin, kime ne ettiğini anlayamazsın. Dünya koskocaman bir yatak olmuş şimdi, sevişmek için girip kendimizi düdüklenmiş hissederek çıkıyoruz içinden kadınlı erkekli. Allah kabul etsin… Bu mevzuda alanla satanın memnuniyeti esas kabul edildiğinden kimse de “Ağa burda n’oluyor!?” d(iy)emiyor. “Aşk” diğer bazı 2-3 harfli şeylerin siyaseten doğrucu söylenişi yani artık. Geçmiş olsun…

Ölmezden evvel en güzel yemekleri en çok yiyen; en güzel kadın/erkeklerle en çok çiftleşen, en çok kazanan, en çok harcayan, en çok haz alan 3 puanla ayrılacak sahadan. O yüzden işte herkesin tam saha presi, o yüzden bu baş döndüren dar alanda kısa paslaşmalar,  o yüzden hep bu şevkle önde basıp dönen topları kapmaya çalışmalar falan filan… Nihayetinde ölecek olan insanlarız, gerisi lafugüzaf…

Bir şişe daha açayım mı kardeşim sana, susamışsın belli…

Neyse… Ne diyorduk? Ölümden bahsediyorduk sanki, doğru. Ölümden çok da bahsetmemek lazım aslında. Kesin olanın dik âlâsından çokça bahsetmek biraz da abesle iştigal. İnsanlar ölümü tatsız bir konu olarak görürler genelde. Genelde genellemeler yanlıştır, ama bu konuda öyle olduğunu pek sanmıyorum. Bir çeşit uğursuzluk alameti sayılır ölümden bahsetmek. “Yaşıyoruz lan işte, birkaç bin yıl daha da yaşayacağız zaten” tadında yaklaşır insanlar ölüme. Uzak ihtimaldir, yolda zaten inilecek olan otobüsün son durağıdır, “Nerden çıktı şimdi lan”dır. Halbuki bir hikayeye sahip olmak isteyen herkes kurguyu sondan başlatmalıdır. Düzeltiyorum: Eli yüzü düzgün bir hikayeye sahip olmak isteyen herkes… Hikayenin sonunu bağlayamazsan öncesi havagazı…

Buz bitmiş. Dur dolapta olacaktı… Zahmetinin amına koyim ya ayıp ettin!

Sen çocukluk ne zaman biter diye hiç düşündün mü şeker kardeşim? Ergenliğe girince mi, ergenlikten çıkınca mı, yasal sınıra varınca mı, ne zaman? Düşünmüşsündür kesin. Bunlar herkesin düşündüğü şeylerdir sonuçta. Bana kalırsa çocukluk ölümü öğrenince biter. Omzundaki ilk mezar taşıyla çıkar insan çocukluktan. Sonrası ihtiyarlıktır, gençlikse sadece aradaki bir sendeleme dönemi. Dikkat et, bir çocuk ölümle gerçekten tanıştıktan sonra artık çocuk olmaz. Belki de bir hikaye orada başlıyor işte. Bittiği yerde başlıyor her hikaye, başladığı yerde de bitiyor bu durumda. Saçma deme, değil. Saçma olsa anlatmam sana bunları. Saçma şeyler anlatmak zevklidir, ama anlatılacak zaman değil şimdi. Sana saçma şeyler anlatacak olsam kaderden, ilahi büyük güçlerden falan bahsederdim.

Sen seversin, bak beyaz leblebi de var. İyi gider…

Ne diyorduk? Dur dur, hatırladım. İlahi güçler falandı konumuz. Şunu unutma canım kardeşim: Somut dünyayı soyut kavramlarla anlamlandırıp değerlendirmeye çalışan birilerini görürsen aklına ilk “pratik fayda” gelsin, zira yalan çok pratik ve söyleyen için de en azından bir süreliğine çok faydalı bir insan icadıdır. Bu sebepledir zaten bunca çok ve yaygın olması, yadırganmaması. Hepimize lazım olduğundan hepimiz tarafından da kabul görür. Doğrusunu istersen aslında yalan söylenmez, yalana inanılır. Yalanı var eden söyleyen değil, yalana inanandır çünkü. Hatta bazen o kadar büyük bir şevkle inanırız ki bir yalana, hayatımızı onun üzerine kurar, ona inanmayanı da düşman belleriz. Bunlara inan bak, yalan değil söylediklerim. Yalan söylemek her ne kadar zevkli bir uğraş olsa da yeri değil şimdi.

Sen ufaktan oldun gibi kardeşim. Pembe bir çamaşır leğeni olacaktı banyoda, getireyim de bir kus istersen. Sonra da yavaştan sızarsın artık. Hadi bir sigara daha iç de…

Demem o ki hikayen olacak kardeşim. Mümkün olduğu kadar basit, olabildiğince sıradan, yeteri kadar yalansız, gerektiğince yalan içeren, başladığı yerde biten, genel insanlık durumundan feyz almış, ama illa ki bir şekilde büyüleyici bir hikayen olacak bu hayatta. Hatta yapabiliyorsan -ki çoğu insan beceremez- hayatını bir hikayeye dönüştüreceksin. Duyanlar, dinleyenler “Vaaaayyyy beeeee” diyecek. Öyle bir hikaye yani, osuruktan değil. “Kızla oğlan birbirini sevmiş, sonra bitmiş. Adam yolda düşüp ölmüş…” Sikerler öyle hikayeyi zart diye. Hikayende neyi anlatırsan anlat: aşkını, acını, mutluluğunu, alçaklığını, korkunu, eziyetini, rezilliğini… Her neyse işte, büyülemeli muhatabını, birkaç sigara daha yaktırmalı, iki kadeh daha içirmeli, bir kez daha ağlatmalı en azından. Öyle bir hikaye…

Bir de benim güzel kardeşim, bu kadar çabuk sarhoş olmayacaksın! Neyse… Uğraşma bu kafayla, ben temizlerim sabah, bırak…

*Bu yazı aslen bir sinema yazısı olarak tasarlanmasa da sinema sektöründe yaşanan hikâye sıkıntısına çok denk düşmekte olduğu için yazarından izin alarak yayınlıyoruz.