02.05.2019

NEBULA: Yaşamak Bu Değil!

Locarno Film Festivali’ndeki serüvenini “Umut Vadeden Yönetmen” olarak tamamlayan ve şimdi ülkesinde yarışmaya gelen Tarık Aktaş’ın “Nebula”sı ölü bir at bulan minik Hay’ın büyüdüğü zaman da o ölü atı bulduğu anda takılı kalıp, insanı ve insanın hayattaki yerini sorgulamaya başladığını izliyoruz. Ama “sözde”…

Nebula, ilk yarım saatiyle (totalde filmin yetmiş dakikayı biraz aşkın olduğunu düşündüğünüzde yarım saat önemli bir parça) çok alışılmış “festivalci” numaraları yapıyor. Nuri Bilge Ceylan ve Zeki Demirkubuz ülkemizin en önemli iki yönetmeninden birisi ama onların auteri diyeceğimiz bazı hareketleri bir nesli deyim yerindeyse zehirledi. Nebula’nın ilk perdesi de bu zehri akıtıyor. Esasında fena bir başlangıç yaptığı söylenemez filmin. İlgi çekici bir şekilde açıyor perdesini. Ölen atı kuyuyu zehirlememesi için taşımaya çalışan iki üç adamın zamanla sayılarının artmasına rağmen hala ata etki edememeleri ve sonra jandarmayı çağırıp olayı çözmeleri. Ama sonra filmde o kadar hiçbir şey olmuyor ki hiç konuşmayan bir ana karakterle onun çevresinde oluyormuş gibi olan şeyler.

Taşra İnsanının Hayatı

Taşra insanının hayatı özellikle şehirli insanlar için çok çekicidir. O insanların temizliği, emekleri, gündelik yaşamları, yaşadıkları yerlerin güzelliği gibi doğal. Evet değinilecek bir şey daha “doğallık.” Yönetmen Tarık Aktaş taşra insanının doğallığından beslenmeye çalışmış ama siz bunu kayda değer bir plan filme koymadan, oyuncuları konuşturmadan –ki konuştuklarında da anlamsız parçalar veren boş bir muhabbetle- vermeye kalkarsanız ortaya yetmiş dakikanın sonunda “Ne izledik biz şimdi?” sorusunun yöneltilmesine hazırlamalısınız. Doğallıkta en önemli etkenlerden birisi muhabbettir. Karakterler arasında dönen sohbettir. İzleyici kendi arkadaşları arasında ettiği muhabbetten veya tanıdığı bir kimseden belli başlı parçalar bulduğu zaman doğallık kavramı onda baş göstermeye başlar. Ama Nebula içinde hiçbir şey bulunmayan bir röntgencilik filmi!

Bir Yönetmen Ne Yapmamalı?

Film bitiminde Tarık Aktaş’la konuşulanlardan sonra Aktaş’ın kafasındaki hiçbir şeyi filme aktaramadığına şahit oluyorsunuz. Bununla beraber anlam yüklemeye müsait olan (filmin içeriğinde neredeyse hiçbir şey olmadığından bu anlam yüklemelere yer kolluyorsunuz) yerler yönetmene sorulduğunda “bilmem, düşünmedim, ben onu düşünmedim ya, bilmem..” gibi cevaplar vermesi de açıkçası Nebula’nın tadını çok çok daha kaçırıyor. Yönetmenin filme dair yazdığı sinopsise baktığınızda insanın içine, duygularına ve beynine bir yolculuk yapacağınızı düşünüyorsanız ama hayır, Nebula’nın hiçbir şey ile uzaktan yakından alakası yok. Her yerine sinen anlamsız mantık hataları da dahil. Bacakta ufak bir yara açıldı diye hastaneye yatmalardan tutunda finaldeki bile bile intihara teşebbüs hareketine kadar! Öyle ki Locarno’nun seçimini de İstanbul Film Festivali’nin seçimini de sorgulamamak elde değil!