08.05.2016

O AN: Daisies

Papatya Gibisin Asi ve Çılgın

Çek Yeni Dalgası’nın en önemli kadın yönetmenlerinden Vera Chytilová, 1966 yılında başyapıtı Sedmikrásky (Daisies) filmini çeker. O dönem iktidarda olan sosyalizmi eleştirdiği ve yemek israfı yaptığı gerekçesiyle yasaklanan film sonra tekrar gösterime girer. Güçlü bir sistem eleştirisi yapan film, aynı zamanda bugüne kadar çekilen en güçlü feminist sinema örneğidir. Başrol oyuncusu iki kadın üzerinden ilerleyen Daisies, kadını objeleştirmediği gibi kadına yine kadın bakış açısıyla bakarak Âdem ile Havva hikâyesini, Havva ile Havva hikâyesine dönüştürür. Sürrealizm, Dadaizm, Fütürizm gibi birçok akımdan etkilenen ve bunları bünyesinde çok başarılı bir şekilde taşıyan Daisies ölümsüz yapıtlar arasına katılır. İşte böylesine bir filmin son perdesini konuşmak isterim.

Sahne, kural tanımaz, isyankâr ikilimizin mükellef bir sofraya ev sahipliği yapan bir odaya girmeleri ile başlar. Gördükleri karşısında kendilerinden geçen ikili, her ne kadar önceleri yıkıma geçmemek için kendilerini dizginlemeye çalışsalar da pek başarılı olamazlar. Zira ilk etapta çaktırmadan yemeklerden yeme gayretini pek uzun sürdüremezler. Chaplinvari hareketler yapan ikili yemek yerken hiçbir görgü kuralına uymazlar, fondaki müziğe eşlik eden ağız şapırtısı seslerini fark etmemek imkânsızdır; bu isyancı kadınlarımız her zaman onlara dikte edilenin tersini yapmış, aykırı kadınlardır ne de olsa. Her ne sebeple olursa olsun cici kız olmamışlardır. Elbette bu muhteşem bir şekilde hazırlanmış oda sistemin bir alegorisidir aslında. Tavanda asılı heybetli, göz alıcı avizeden, masadaki birbirinden iştah kabartıcı yemekler var olan sistemin görünen makyajlı yüzünü temsil eder. İşte Daisies’in kahramanlarının bozmaya, yıkmaya ayarlı davranışları bu odada önce yavaştan, ilerleyen zamanlarda ise kontrol edilemez düzeyde şiddetli bir eyleme dönüşür. Her başkaldırıyı tetikleyen küçük bir hareketi de yanlışlıkla kırılan kadeh temsil eder. Zaten kadehin kırılmasından sonra sofradaki tüm yiyecekleri hızlandırılmış bir şekilde görmemiz, domino taşı etkisinin başlayacağı sinyalini verir. Bu eylemde yemekler silahların metaforudur. Karakterlerimiz sistemin bütün makyajını bozup, allak bullak ettikten sonra bile hızlarını alamazlar; bir nevi bürokrasiyi temsil eden masanın üzerine çıkarak ahlaki değerlerine de tokat indirirler. Fakat bu yıkıcı eylemin kendiliğinden gelişen tepkisi artık durdurulamaz seviyeye gelmiştir. Eylemcilerimiz en üst mercii temsil eden avizeye tırmanıp güçlü bir şekilde sarsarlar. Bu sahneye bağlı sonraki ve filmin de son sahnesinde ise üzerleri gazete kâğıtlarına yani sistemin medya aracılığıyla yaydığı kurallarına sıkı sıkıya bağlanmış olduklarını görürüz. Bir önceki sahnede isyan eden karakterlerimizin biat eder ve bozduklarını toparlamaya başlarlar. Bir yandan bozduklarını onarmaya çalışırken bir yandan da biat eden konuşmalarını fısıltıyla yaptıklarını fark ederiz. Fısıltı ile konuşmalarından söylediklerinin aslında oldukça ironik olduğu sonucunu çıkarabiliriz. Yani her ne kadar tükürdüklerini yalasalar da aslında hiçbir zaman düzenin kurallarını içselleştirmezler. Zaten tüm çabalarına rağmen düzeni tekrar eski haline getirmeleri de mümkün değildir. Çabalamaları düzeni, yıkma eylemine uğramış halinden pek de ileriye götürmez. Her şeyi eski haline getirdiklerine inanan ya da inanmış gibi yapan iflah olmaz eylemcilerimiz ne yazık ki kendi kazdıkları kuyuya düşerler; eylem sırasında zarar verdikleri avizenin yani sistemin başındakilerin gazabına uğrarlar.