19.04.2017

O AN: Suspiria

Korku külliyatında her geçen gün yerini sağlamlaştıran bir başyapıt

İtalyan b-tipi korku filmi denilince tartışmasız ilk akla gelecek isim olan Dario Argento’nun başyapıtı olan Suspiria, Le Tre Madri üçlemesinin ilk halkası olarak diğer iki film arasından sıyrılan bir yapım. Cadı mitolojisi üzerine hikâyesini kuran, korku külliyatı içerisinde her geçen gün yerini sağlamlaştıran Suspiria, technicolor ile çekilmiş son film olma unvanını da gururla taşımaktadır. Kırmızı ile mavinin mükemmel şovunun büyüsüne kapılmanın işten bile olmadığı filmin, aşırı şiddet içerdiğini söylemeye gerek yok sanırım. Zira kanın, tabiri caizse fetiş bir öğe olarak boy gösterdiği Suspiria’da kan ile buluştuğumuz sahnelerin haddinden fazla etkileyici, süslü, şaşalı çekildiği inkâr edilemez bir gerçek. İkisi kadına biri de erkeğe olmak üzere üç büyük vahşet sahnesine tanık olduğumuz filmde, henüz filme adapte olmaya başladığımız anlarda izlediğimiz ilkinin etkisi bambaşkadır.

İlk şok damarlarımıza hemencecik zerk edilir

Filmin başkarakteri Suzzy Bannion’u henüz yeni tanımış, Suzzy’nin kıtalar aşarak eğitim görmek için geldiği okulu daha görmemiş, karakterleri tanımamışken Argento, ilk şoku damarlarımıza zerk eder. Hatta filminin en büyük şokunu, en kan dondurucu sahnesini yaşatır bizlere. Genelde yavaş yavaş yükselen adrenalinin, gerilimin tersi işler Argento’nun başyapıtında böylece. Gözlerimizin şahit olacağı, kulaklarımızın duyacağı en büyük kozunu, henüz yeni buluştuğu seyircisine büyük bir cömertlikle sunar Suspiria’da.

Vahşetin tavan yaptığı anlar…

Suzzy’nin okula gelmesiyle aynı anda okuldan kaçan bir öğrenci görürüz. Daha sonra bu öğrencinin arkadaşının oldukça görkemli evine sığındığını, fakat bir şeylerden kaçan bu kadının korkusunun geçmediğini, aksine arttığını da gözlemleriz. Zira korktuğu şeyin ensesinde olduğunu tıpkı onun gibi biz de artık hissederiz. Argento, bu hissiyatı, yarattığı muhteşem mizansen ile fazlasıyla başarır. Ve çok geçmeden kanımızın her zerresinde hissettiğimiz korku ete kemiğe bürünür. Son umut çırpınan kadın ile yürek dayanmayacak denli vahşi bir oyun oynamaya başlar, bu bir çift gözünden ve kolundan ötesini göremediğimiz cani. Avı için en acımasız ölümlerden ölüm beğenir. Öldürmenin birçok yöntemini ard ardına, sanki bir sahne şovu sergiler gibi gerçekleştirir. Ne de olsa gotik tarzdaki mekân da bu hissiyatı güçlendirmekte fazlaca rol oynar. İki kadının bir sanat eseri gibi duran ölü bedenlerini yakından gördüğümüz an ile son bulan sahne, dehşet duygusunu körükleyen müzikleriyle de etkisini kat be kat arttırır.

Bir erkek tarafından kadınlara uygulanan bu akıl almaz şiddet sahnesi elbette birçok tepki almış, tartışmalara zemin hazırlamıştır. Lakin her tartışma filmin hızla kültleşip, başucu filmi olmasının önüne geçememiştir.